Kayıtlar

olta etiketine sahip yayınlar gösteriliyor

Köprüde olta atmam ben!

Resim
Köprüye gitmem ben… Ya bir, bilemedin iki defa gittim, kalabalıktı, olta atmaya yer yoktu… Köprüden geçenlerden ve balıkçılardan akıllarına her geleni isteyen, bulut gözlü tinerciler vardı… Bunlara neden kimse sahip çıkmıyor diye şaşmıştık… Kimle idim? Unuttum… Hakikaten unuttum… Yalnızdım! Şişli’de bir iş görüşmesine gitmiş, taksiye binip Taksim’e gelmiş, İstiklal’de avare avare dolanmış, Çiçek Pasajı’nda Kimene’de demlenmiş sonra dar sokaklardan Galata’dan… Kule var diye Galata mı o semtin adı? Köprüye inmiş… Sahi yolun köprüye inmesine şaşmıştım! Laf aramızda Şişli’den Taksim’e taksi ile mi gelmiştim onu da hatırlamıyorum, yazıverdim öyle… Görüşmede mini etekli bir kadın vardı, siyah çorap giymiş, bacak bacak üzerine atmıştı… Ayakkabıları topuklu idi… Taksiyi hatırlama… İş, kadının bacaklarına gelince? Yüzü yok kadının, bacakları var! Sığır gibi baktım mı acaba? Zaten almadılar beni! O gün için almadılar… Bir vakit sonra telefon ettiler, o kad...

İnsanlık öldü mü kalbi atıyor mu?

Resim
Orada olabilirdim… Hani şu Galata Köprüsü’nde balık tutarken kalp krizi geçiren balıkçının yanı başında! Dakikalardır “ Köprüde ölen balıkçıyı kimse umursamadı! ” başlıklı haberin fotoğrafına bakıyorum… Kovasında sadece bir tane balık varmış! Bir olta, bir balık, bir ölüm! 53 yaşındaymış ve Galata Köprüsü’ne yıllardır gelirmiş Cevdet Özkan… Bugün son defa gelmiş, oltasını boğazın koynuna maviliğe atıp beklemeye başlamış, tanıdıkları varmış etrafta merhaba’lar rasgelesin’ler, köprünün korkuluklarına dayadığı kamış öne doğru çekilince heyecanlanmış, günün ilk, ömrünün son balığını çekmiş, kovaya atmış… Cevdet ağbi ünlü bir adam olsaydı ve kendisi ile pazar günü gazetenin ekinde yayınlanacak bir röportaj yapılsa ve sorulsaydı; “ Sayın Özkan nasıl ölmek istersiniz?” “ Yıllardır yaptığım gibi köprüde balık tutarken” derdi… Öyle bir hastalıktır şu balıkçılık… Tedavisi yoktur!   Dünyanın bir ucundan Türkiye’ye İstanbul’a gelmişsiniz, turistsiniz, fotoğraf ma...

Su gibi, inci gibidir yazı…

Resim
“ Usta’dan bir başyapıt!” Usta! Bir insana kaç kişi “usta” derse usta olur? Ölçüsü nedir? Yazar, yazan yokluğu da yok üstelik…O zaman bu adam niye…? Niyeyse niye... Anlamadığımızı sevmeyi, övmeyi marifet sayıyoruz… Yermeye, eleştirmeye kalksan, okurları, okuru olduğunu iddia edenler ve de şakşakçıları “senin aklın ermez” deyip çıkacaklar işin içinden ve güya anladıkları için böbürlenecekler… Elli sayfa okudum, inatla hem de, açlıkla… Aklımda ne kaldığını sorun bakalım… Hiç! Hiç bir şey… E o zaman neden okudum? Meraktan… Yıllar önce kendini mühim sanan bir adamın koltuğunun altında görmüştüm o yazarın kitaplarını o nasıl kasıla yürüyüştü öyle… Hatırımda kalmış… Adam; “ benim gözümde ilkokul öğrencisisin” demişti… “Ulan sen kimsin ?!” diyememiştim. Neden? Bilmem! Bulaşmak istememişimdir… Ciddiye almamış olabilirim… Korktum mu acaba? Neyinden korkacağım yahu… Ufarak bir adamdı, gözleri de iyi görmüyordu üstelik! O da yazardı! O zaman adamın ya...

Meşe palamutlarını sakladığım yer

Resim
Çıplak ayaklarımla bastığım çimenler, gece boyunca gök gürültüleri ve şimşekler eşliğinde yağan yağmuru anımsatıyor… Gecenin bir yarısı kalkarsınız, yatak odasının penceresinden perdeyi aralayıp dışarıya bakarsınız… Aklınız saate kayar, sabaha daha çok vardır… İç huzuruyla yorganı başınızın üzerine çeker, gök gürültüsünden, şimşeklerden korktuğunuz çocukluk günlerinize döner, cama vuran yağmur damlalarını ve rüzgârın sesini dinlerken uyuya kalırsınız… Veya kötü bir güne uyanacağınızı bilirsiniz, zaman geçmesin, saat dursun yıllarca o huzur dolu yorganın altında kalıp orada, öylece, can vermek istersiniz… Oltam elimde dereye inen patikada yürüyorum… Bulutlar nazar boncuğu, güneş göz kamaştırıyor… Uzun, sıkıcı geçen kış aylarına inat ısıtıyor da üstelik papatyalar, gelincikler, yeni sürülmüş tarlada sabah kahvaltısını arayan bir başına leylek… Tüyleri siyah, küçük bir köpek dolaşıyor bacağıma… İki ineği önüne katmış, çıkını omzunda kasketli bir adamla selamlaşıyoruz; “ ...

Eskiden tanırlarmış beni!

Resim
Gökyüzü gri, yağmur çiseliyor fakat hava soğuk değil. Elimde çay bardağı ile kahvehanenin kapısının önüne kim bilir kim tarafından çıkarılmış iskemleye oturuyorum… Kasketli yaşlı bir amca giriyor içeriye ardından uzun boylu bir genç, her ikisi de selam veriyor… Hiç bilmediğim bir kentte hiç tanımadığım iki adamla selamlaşmak garip geliyor, aynı mahallede oturduğum komşularım düşüyor aklıma… Bir sigara yakıyorum… Bir pilavcı geçiyor, terk edilmiş sandığım ahşap evin camı açılıyor, menteşelerin çığlıklarını duyuyorum… Beyaz başörtülü bir teyze görünüyor kapalı güneşliklerin arasından; “ İbrahim!” Pilavcı başını teyzeye çeviriyor… “ Annen nasıl oldu?” “ İyi” diyor pilavcı İbrahim… Sesi, sanki annesi iyi değilmiş gibi çıkıyor! “ Selam söyle” diyor yaşlı kadın… Pilavcı üç tekerlekli, camekânlı arabasının peşi sıra yürümeye devam ediyor… Yedi sekiz yaşlarında iki çocuk koşarak geçiyor kahvehanenin önünden, çıplak ayaklarında, naylon terlikler… Bu eski, ahşap evler...

Dertli ile Derman

Resim
Sarı yağmurluğu ile sessiz sedasız yaklaşıp “rasgelsin” diyen... Adı neydi? Kısa boylu, kır saçlı, hafif toplu, yetmişli yaşlarda bir adamdı velhasıl! Denize, balığa meraklıydı... Toplarken görmediğim ağlar bırakırdı suya... Asmaları vardı bahçesinde, meşe fıçılarda şarap yapardı kendi elleriyle... İkram etmişliği, beraber içtiğimiz, lafladığımız olurdu... Keyfi yerindeyse uzun yaşanmış hikâyeler anlatırdı... Saat gece yarısını geçtikten sonra eşi seslenirdi bahçeden... İtirazsız, ayaklanır, giderken göz kırpar ve eklerdi; “ kadın çağırdığı zaman, gideceksin!” Gülüşürdük! Bir oğlu Amerika’daymış... Kışları onun yanında geçirirmiş... Geçen yıl bir kartona ‘satılık’ yazıp asmıştı bahçe duvarına... Neden bilmem bu sene olta atmadım onun evinin önünden... Belki; dereyi geçmek zor geldi... Belki; rahmetli Zeki ağbinin evinin, pansiyon olmasına bozuldum... Bana neyse! Anlayacağınız; ev satıldı mı, satılmadı mı haberim yok... Böyle oluyor... Bir hokus pokus, ins...