Kayıtlar

Zaman etiketine sahip yayınlar gösteriliyor

Mahalle olarak kalabilseydik

Resim
Çocukken mahalle savaşları yapardık... Bildiğiniz taşla, kafa, göz yarmacasına... Kafamız yarılana kadar sözde düşmanımızın ne hissettiğini bilmezdik! Başına taşı yiyen önce şaşkın gözlerle etrafa bakar sonra elini başına götürür, kanı görünce avazı çıktığı kadar bağırarak koşa koşa evinin yolunu tutardı... Tentürdiyotlar, gazlı bezler, dikişler... Tembihler! Bazen mahalle maçları sonrası çıkardı mahalle savaşları... Kaybeden yenilgiyi kaldıramaz bir bahane bulup saldırırdı... “ Penaltı vardı oğlum orada!” “ Kaleciye faul yaptınız!” “ Şu uzun boylu sarışın çocuk sizin mahalleden değil arkadaş, ilk defa görüyoruz... Hükmen mağlupsunuz!” “ Hani büyükler oynamayacaktı?” Büyüklerin her oyuna dâhil olduğunu öğrenmemize daha yıllar vardı! Kız meselesi yüzünden birbirimize girdiğimiz de olurdu... “ Aşağı mahalleden Murat bizim Ayşe’ye asılmış!” “ Bak şerefsize, sahipsiz mi sanmış kızı?” Mahallenin kızına yan gözle bakılmadığı gibi başkasına da baktırılmazdı...

11/22/63

Resim
Kitabımı koltuğumun altına sıkıştırıp saklandığım kuytuda, denizi görmemi neredeyse engelleyen ağaç geldi gözümün önüne... Gövde, gövdeden ayrılan iki kol, kollardan ayrılan dallar... Hayat gibi... Geride kalmış yaşanmışlıklar gibi! İş arıyorsunuzdur, ilanı olan tüm şirketlere özgeçmişinizi gönderirsiniz... Görüşmeye çağırırlar, seçilmek için süslenirsiniz! Ne zordur kendini karşıdakine beğendirmeye çalışmak... Aradığınız adam benim rolünü oynamak, oynamak zorunda kalmak... Ben bu işi kotarırım... Diken üstünde oturuyorken ‘acayip rahatım’ havası yaratmak, etkilemeye çalışmak... Muhakkak sorarlar; “ neden şirketimizde çalışmak istiyorsunuz?” İşsiz insanoğluna sorulacak en gereksiz sorudur bu! Ucu yalana çıkar... Havaya girdiyseniz, yazarsınız; “ araştırdım, çalışanlarına kariyer imkânı sağlayan, adil yönetilen bir şirketsiniz...” Aslı; “eleman arayan tüm şirketlere CV gönderiyorum, çağırdınız, iş bulma umuduyla geldim” dir! Fakat kimse bu cevabı duymak is...

Geçer...

Uzaktan bir gemi geçer... Yanımdan kuyruksuz  kedi, üzerimden martı... Yorgunum be canım, iş çıkışı iki kadeh attık mahalleden çocuklarla... Saat geç oldu, ben istemem amma birazdan içim geçer... Acı geçer... Yar üfler, geçer... Kapanmayacak sandığın yara, önce kabuk bağlar sonra geçer... Fark etmezsin zaman geçer... Yüzün yok hatırımda... Sesin de! Engel olamam, aklımdan... Sen geçersin...

Maaşlarına zam yapmaları kaçınılmazdı...

Resim
Mutfak masasına oturup çayımı karıştırırken, geçtiğimiz yıl kaç düğüne gittiğimi ve kaç çifte küçük altın astığımı düşündüm... Kafası çalışan bir vatandaş olarak, hısım akrabanın ve cümle eşin, dostun çocuklarına yaptıkları sünnet düğünlerine ölü yatırım düşüncesiyle gitmiyorum... E benim kızım var! Nasıl gidip de beyaz entari ile pistin orta yerinde önünü tuta çiftetelli oynayan yumurcağın bibisine küçük altın asayım? ‘Küçük altın’ dediğin büyüklerimizin de söylediği gibi 180 lira olmuş yahu! Kiminin üç tane çocuğu var... Adam anasının gözü, uyanık, üçünü beraber kestiriyor... Canlıya bak! Neymiş? Düğün yemekliymiş! Biraz pilav, üstüne kavurma akıllarına gelirse zerde... 180 lira nerde, yemeğin maliyeti nerde? Kimse kusuruma bakmasın o paraya biriyle ortak olup kuzu keserim ben be! &&& Biraz politikaya bulaşmışlığım olsa işin rengi değişecekti tabi... Bir dahaki seçimlerde oy atsınlar diye yatırımın geri gelmeyeceğine bile bile sünnet düğünlerine de, istisnasız çağrıldı...

Kule olamasak da gündöndü sopası olalım dik duralım velhasıl

Resim
Zaman akıyor azizim... Göz açıp kapanana kadar bir yıl daha geçti... Ne kaldı 2011’den aklınızda? Hiç mi? Hiçe yakın bir şeyler mi? 2012’den beklentileriniz ne? Sağlık, afiyet daha ne olsun? Geçinebildiniz mi? Evdeki hesap çarşıya uydu mu? Ya yorgan... Uzadı mı, kısaldı mı? Yorganı kaydettiniz de, kayıkçı kavgası bitti mi yoksa? İşiniz var mı işiniz? Gücünüz var mı? Bir selamla meseleyi çözebiliyor, sözünüz senet yerine geçiyor mu hala? Yoksa zamana uydunuz da ihtiyaçtan üçkâğıtçı mı oldunuz? Amman bu sorunun cevabını yalnızken içinizden verin de bir duyan olmasın ! Eskiden “yerin kulağı var” denirdi... Vatandaş gıkını çıkartmadan inanırdı... Şimdi yer, duymakla kalmıyor siyah beyaz film çekiyor be yahu... Bilim ilerledi tabi, gebe kalıp doğuran kazanın vefat etmesi gibi bir şey... Şaşırmamak, dikkat edip siyah beyaz bir filmin baş aktörü olmamak lazım... Şayet böyle bir şey mümkünse! Uğurlamakta olduğumuz şu yaşlı yıl bizlere gösterdi ve ispat etti ki; karda yürürsen izin kalır , sam...

Mevsimlerden... İnadına sonbahar!

Resim
Sıvasız, duvarları nemli, şeker çuvalından perdeleri kapalı, nasıl bir tesadüftür ki; bir odasının penceresi hastanenin morguna, diğeri; komşu köyün mezarlığına bakan, iki katlı kondunun, küf kokan, feri sönmüş, ampulü kesmiş, gözündeyim... Mevsimlerden... İnadına sonbahar! Gönül kırıklarını,  çaresizliğimiz ve bez parçaları ile örtmeye çalıştığımız pencereden;  mezarlardan korktuğu için midir, nedir? Islık çalarak giriyor içeriye rüzgâr... Şimdi nerededir ne yapar bilmem ama o gün Asya söylüyor, ben şarkının sözleri ile içimdeki yangına döktüğüm suyun buharında can çekişiyorum; “  Yoksun sen, esen rüzgârlarda, ezilmiş çiçekler kaldırımlarda ...” Bu yaşta, pineklediğim mutfak masasının garantisinde, yıllar sonra tekrar dinleyince;  nasıl fingirdek, nasıl kırıtkan, nasıl işveli, nasıl koket, nasıl yosma geldi şarkı bana...(!) Arkadaş, kim yoktu o zaman? Kimi yok saymaya cüret etmiştim en müptedi halimle? Faturayı kime kesmiştim? “ Zaman her şeyin ilacıdır ” derler y...