Kayıtlar

deniz etiketine sahip yayınlar gösteriliyor

Su gibi, inci gibidir yazı…

Resim
“ Usta’dan bir başyapıt!” Usta! Bir insana kaç kişi “usta” derse usta olur? Ölçüsü nedir? Yazar, yazan yokluğu da yok üstelik…O zaman bu adam niye…? Niyeyse niye... Anlamadığımızı sevmeyi, övmeyi marifet sayıyoruz… Yermeye, eleştirmeye kalksan, okurları, okuru olduğunu iddia edenler ve de şakşakçıları “senin aklın ermez” deyip çıkacaklar işin içinden ve güya anladıkları için böbürlenecekler… Elli sayfa okudum, inatla hem de, açlıkla… Aklımda ne kaldığını sorun bakalım… Hiç! Hiç bir şey… E o zaman neden okudum? Meraktan… Yıllar önce kendini mühim sanan bir adamın koltuğunun altında görmüştüm o yazarın kitaplarını o nasıl kasıla yürüyüştü öyle… Hatırımda kalmış… Adam; “ benim gözümde ilkokul öğrencisisin” demişti… “Ulan sen kimsin ?!” diyememiştim. Neden? Bilmem! Bulaşmak istememişimdir… Ciddiye almamış olabilirim… Korktum mu acaba? Neyinden korkacağım yahu… Ufarak bir adamdı, gözleri de iyi görmüyordu üstelik! O da yazardı! O zaman adamın ya...

Tombalacı ve martı

Resim
“Üç taş beş lira!” Önce başıma dikilen davetsiz misafirin gözüme sokmaya çalıştığı siyah torbaya baktım sonra adamın neredeyse jileti unutmuş yüzüne... Nasıl diktiysem gözlerimi, tek laf etmeden döndü arkasını gitti. Ne düşünüyordum o ara? Ya da düşünüyor muydum? Denize yakın masalardan birine oturmuş çay içiyordum, hava ne güzeldi... Hemen yanı başımda balık ekmek satıyorlardı, varın kokusunu siz içinize çekin... Tam karşımda bir çocuk bahçesi vardı, çocuklar salıncak sırası için çekişiyordu... Midye dolma satan genç, bardakta mısır, baloncu, pamuk helvacı, oltacı, tombalacı... Geçen hafta bir sabah Yenikapı’dan Mudanya’ya geçmek için feribot saatini bekliyorum. Toplantı var. Bir özenle giyindim, mavi gömleğin üzerine kravat taktım, pantolonum ütülü, ayakkabılarım boyalıydı, sinekkaydı tıraşımı da olmuştum, keyfim pek bir yerindeydi... Telaşlı yolcuları izliyor, bu kadar insanın sabahın köründe iskelede ne işi olabileceğine dair fikirler üretiyordum... Gid...

Banklar limanıdır yalnızların

Resim
Siyah deri ceketli, uzun saçlı adam, deniz kenarında bir bankta kollarını kavuşturmuş, yüzünü maviliğe, sırtını dünyaya dönmüş oturuyor... Tedirgin adımlarla elleri montunun cebinde bir kadın yaklaşıyor, zoraki gülümsemenin ve hafif bir baş selamının ardından ilişiveriyor... Konuşmuyorlar önce. Susuyorlar sonra... Çok geçmeden; kadın gözleri yaşlı gidiyor... Adam kalıyor... Bir balıkçı teknesi geçiyor uzaktan... Başka bir gün, başka bir dünya, başka bir adam... Yine deniz kenarında bir bank, akşamüstü, mevsimlerden yaz... Gökyüzü kızıl, deniz alev alev... Martılar... Adam bekliyor! Kadın gelmiyor... Yağmurlu bir gün, yaprak yaprak sonbahar... Bir kır kahvesinin kuytusunda çürümeye yüz tutmuş, yosuna kesmiş bankta başka bir kadın başka bir adamı bekliyor... Gözlerinde umut. Elleri titreyerek çantasından çıkarttığı sigarayı yakıyor, dumanı rüzgara üflüyor... Gözleri saatinde... Zaman geçmiyor, beklenen gelmiyor. Kar var... Soğuk, çatır ça...

Güzel sanatlar

Resim
  Deniz gören, kıyıya yakın, cümle kapısının trafiğe kapalı bir caddeye açıldığı, iki adımda ayaklarını suya sokabildiğin, tenha, müstakil olmadı çiçekli balkonu geniş, sobalı bir eve taşınmaya meylediyorum... Ev sahibi efendiden biriyse kira da olur! Gece vakti aklıma gelenlere bak! Bizim mahalle de tenha sayılır oysa... Sokaktan ara ara geçen araçların motor gürültülerini, aşka gelip yüksek sesle şarkı söyleyen yanık sesli komşumu, kime ait olduğunu bilemediğim horlamaları saymazsak “çıt” yok... Sabahları ötüp bize “ha yaşa” dedirten, gül cemalini göremediğimiz, bitişik balkonlardan birinde gizli gizli bakıldığından şüphelendiğim gizemli horozumuz bile var... Balkonda horoz mu beslenirmiş, uyduruyorsun diyeceksiniz... Eve geldiğinde hem renk, hem karakter değiştiren, bukalemuna bakan fakat baktığının bukalemun olduğundan bihaber insan var! Öyle bir evin kirası kaç para acaba? Hem neden kiraya versinler ki? Kendileri oturur... Belki çok zenginlerdir... Olamaz mı? Belki baba...

Madem öyle

Resim
Işıklar sönüp de insanlar karlı geceye yatıp, buz gibi bir sabaha uyanmadan evvel... Camları açıp, bir sigara yakıyorum... Keşke manzaramız güzel olsaydı da ballandıra ballanıdara anlatabilseydim! Ne ışıl ışıl yolcu gemileri geçer buralardan, ne ada vapurları yanaşır bahçemize... Etrafını ağaçların çevirdiği, nereye çıktığını bilmediğimiz uzun patikalarda faytonlar gezmez... Başınızı yastığa koyduğunuzda arnavutkaldırımında yürüyenlerin ayak seslerini, öksürüklerini, topuk tıkırtılarını, bozacının sesini duyamazsınız... Kumsalı dalgalar dövmez... Lodos, camları iki eli ile tutup sarsmaz... Kurbağaların vırakladığı, yaz aylarında ayaklarımızı sokup serinlediğimiz, söğüt ağaçlarına sırtımızı verip, olta attığımız bir derecik dahi akmaz... Yakınlarda orman, koruluk, ağaçlık hadi fidanlık bile yoktur... İnsan; “horoz ötsün de zamansız ötsün” der mi yahu?    &&& Uzaklarda yanıp sönen ışıklar, bacalar, yüzünü güneşe çeviren ayçiçekleri yerine, gözlerini bilmem nerele...

Bir çay içimi

Resim
İri, yeşil gözlü kara kedi, paçama sürtününce irkildim... Balık tezgâhındaki göbekli, sözde kızdı kediye; “pisssst!” Kedi oralı bile olmadı... Göbekli, bıyık altından güldü halime... Boş bulunmuştum, ellerim siyah kabanımın ceplerinde, gözlerim beyaz mermerlere serilmiş balıklarda, ne düşünüyordum kim bilir? Karidesleri haşlayıp, ayıklayıp, köpükten yapılmış tabaklarda satıyorlar artık... Püsür işi! Bir avuç karides on lira... Yersen! Balık da yok denecek kadar az zaten... Yer gök somon turuncusu... Çakma levrek, çakma çupra, çakma... İstavrit ve hamsi de suyunu çekerse, önümüzdeki yıllarda balık yiyemez bu millet... Kediler, martılar, ben... Yürüyüşe çıkmış, şemsiyeleri ellerinde üç yaşlı hanım... Boş çocuk parkı, ıslak kaydırak ve zincirleri paslanmaya yüz tutmuş salıncaklar... Duman ve koku? Balık, ekmek! Balık; Norveç uskumrusu... Ekmek; yerli! &&& Islanmasın diye, yaz aylarında çay ocağının önüne serpiştirilen plastik tabureleri içeriye almışlar... Ocakta üç masa, m...

Gündüz niyetine

Resim
Tezgâhtaki kofanayı görünce ceketimin önünü ilikledim, saygılı adımlarla balıkçıya doğru yaklaştım... — Kaç kilo bu? — Üç — Kaç para? — İki yüzü ver al git, sana o da? “Başkasına kaç lira” diye soracaktım, caydım... &&& Parası olana, ağzının tadını bilene, lüferin tanesi elli lira... Breh breh breh... Müstahak mı şimdi bize bu? Başımıza ne geldiyse çinakopları güpür güpür götürdüğümüz için geldi öyle mi? Ne yalan söyleyeyim kıyamadım elli liraya... Çok para be! Mezgit aldım... Özür dilerim, tavuk balığı! Unlayıp tavaya atarken saygılı davrandım... Ceketimi çıkartmadım! Yerken de lüfer niyetine dedim... &&& Hafta sonları balığa gidiyoruz lakin hava sıcaklıklarının mevsim normallerinin üzerinde seyretmesi nedeniyle plajlar hala kalabalık... Şimdilerde çiftlerde gece denize girmek moda! Oltaları atmış balık bekliyoruz... Gözler kamışlarda... Tesisatı kuvvetli bir araba yanaşıyor sahile aradan beş dakika ya geçiyor ya geçmiyor, mayolu bir ağbi ile bikinili bir ...

Kimi balık lokantası açmış, kimi bar

Tatil! Yok yok “tatil” doğru kelime değil! Yıllık izin... Tatilcik! İçi; deniz, terlik ve şortla doldurulmuş beş gün... Sürekli çalan cep telefonlarını ( telefonlarını yalnız!” olaya dâhil etmiyorum... Başınıza gelmiştir, şimdiye kadar gelmediyse de gelmesin zaten... Önemli bir şey olur da ulaşamazlar diye eliniz gitmez kapatmaya mereti... Sabahın köründe çalar, yeni yatmış, tam dalmak üzeresinizdir... Gözlerinizi açmadan ve kimin aradığına bakmadan, üstelik tatilde olduğunuzu unutup, işe geç kalmış, akşamdan kalma adam modunda açarsınız telefonu... O panik anını bilirsiniz... Ya arayan çalıştığınız şirketten, yukarılardan biriyse! Ya sesinizden uyuduğunuzu anlarsa! Yüreğiniz ağzınıza gelir... Korku değildir yaşadığınız... Hak edilmeyeni almanın utancıdır... Hoş, kimin neyi hak ettiğini biz şuncacık aklımızla nereden bilebiliriz? Yeri gelmişken cümle arkadaşa, düşünür ve bilge geçinene bir soru sorayım; Hak ettiğinizi alabiliyor musunuz? Aldığınız ol...