Kayıtlar

Misina etiketine sahip yayınlar gösteriliyor

Su gibi, inci gibidir yazı…

Resim
“ Usta’dan bir başyapıt!” Usta! Bir insana kaç kişi “usta” derse usta olur? Ölçüsü nedir? Yazar, yazan yokluğu da yok üstelik…O zaman bu adam niye…? Niyeyse niye... Anlamadığımızı sevmeyi, övmeyi marifet sayıyoruz… Yermeye, eleştirmeye kalksan, okurları, okuru olduğunu iddia edenler ve de şakşakçıları “senin aklın ermez” deyip çıkacaklar işin içinden ve güya anladıkları için böbürlenecekler… Elli sayfa okudum, inatla hem de, açlıkla… Aklımda ne kaldığını sorun bakalım… Hiç! Hiç bir şey… E o zaman neden okudum? Meraktan… Yıllar önce kendini mühim sanan bir adamın koltuğunun altında görmüştüm o yazarın kitaplarını o nasıl kasıla yürüyüştü öyle… Hatırımda kalmış… Adam; “ benim gözümde ilkokul öğrencisisin” demişti… “Ulan sen kimsin ?!” diyememiştim. Neden? Bilmem! Bulaşmak istememişimdir… Ciddiye almamış olabilirim… Korktum mu acaba? Neyinden korkacağım yahu… Ufarak bir adamdı, gözleri de iyi görmüyordu üstelik! O da yazardı! O zaman adamın ya...

Eskiden tanırlarmış beni!

Resim
Gökyüzü gri, yağmur çiseliyor fakat hava soğuk değil. Elimde çay bardağı ile kahvehanenin kapısının önüne kim bilir kim tarafından çıkarılmış iskemleye oturuyorum… Kasketli yaşlı bir amca giriyor içeriye ardından uzun boylu bir genç, her ikisi de selam veriyor… Hiç bilmediğim bir kentte hiç tanımadığım iki adamla selamlaşmak garip geliyor, aynı mahallede oturduğum komşularım düşüyor aklıma… Bir sigara yakıyorum… Bir pilavcı geçiyor, terk edilmiş sandığım ahşap evin camı açılıyor, menteşelerin çığlıklarını duyuyorum… Beyaz başörtülü bir teyze görünüyor kapalı güneşliklerin arasından; “ İbrahim!” Pilavcı başını teyzeye çeviriyor… “ Annen nasıl oldu?” “ İyi” diyor pilavcı İbrahim… Sesi, sanki annesi iyi değilmiş gibi çıkıyor! “ Selam söyle” diyor yaşlı kadın… Pilavcı üç tekerlekli, camekânlı arabasının peşi sıra yürümeye devam ediyor… Yedi sekiz yaşlarında iki çocuk koşarak geçiyor kahvehanenin önünden, çıplak ayaklarında, naylon terlikler… Bu eski, ahşap evler...

Dertli ile Derman

Resim
Sarı yağmurluğu ile sessiz sedasız yaklaşıp “rasgelsin” diyen... Adı neydi? Kısa boylu, kır saçlı, hafif toplu, yetmişli yaşlarda bir adamdı velhasıl! Denize, balığa meraklıydı... Toplarken görmediğim ağlar bırakırdı suya... Asmaları vardı bahçesinde, meşe fıçılarda şarap yapardı kendi elleriyle... İkram etmişliği, beraber içtiğimiz, lafladığımız olurdu... Keyfi yerindeyse uzun yaşanmış hikâyeler anlatırdı... Saat gece yarısını geçtikten sonra eşi seslenirdi bahçeden... İtirazsız, ayaklanır, giderken göz kırpar ve eklerdi; “ kadın çağırdığı zaman, gideceksin!” Gülüşürdük! Bir oğlu Amerika’daymış... Kışları onun yanında geçirirmiş... Geçen yıl bir kartona ‘satılık’ yazıp asmıştı bahçe duvarına... Neden bilmem bu sene olta atmadım onun evinin önünden... Belki; dereyi geçmek zor geldi... Belki; rahmetli Zeki ağbinin evinin, pansiyon olmasına bozuldum... Bana neyse! Anlayacağınız; ev satıldı mı, satılmadı mı haberim yok... Böyle oluyor... Bir hokus pokus, ins...