Kayıtlar

Kahvaltı etiketine sahip yayınlar gösteriliyor

Sis

Resim
“Saklayayım daha sonra lazım olur” Şarap şişesinin ortası delik mantarını boş yoğurt kabına atarken tam olarak aklımdan geçen buydu! Dejavu gibi bir şey. Daha önce şarap mantarı toplamış mıydım? Topladığım mantarlar lazım olmuş muydu, bilmiyorum ama o his çok tanıdık geldi… Geçmişten kısa bir video geçti gözlerimin önünden… Sıcak bir yaz günü, erik rengi dere, kurbağa sesleri, temiz suyu yararak ilerleyen şarap mantarı, olta, yüzeye yaklaştıkça beyazlığı göz kamaştıran, iğnedeki yeme meftun olmuş balık! Etraf kalabalık olmalı ki çığlıklar… Gurur! &&& Gürül gürül yanan sobaya yakın oturuyorum… Utangaç, öğrenci olması muhtemel bir genç kız, titreyen elleriyle servis açıyor… Dışarıda sis var ve neredeyse göz gözü görmüyor… Vakit geçirmek için “bugünün gazetesi var mı” diye soruyorum, utangaç genç kız gülümsüyor çok geçmeden katlanmış gazete masadaki yerini alıyor… Çay… Kahvaltı tabağı, kızarmış ekmekler... Telefonu çalınca, yan masada otu...

Okuyana kadar

Resim
Sıcak! Arsız bir arı dadandı kahvaltı masamıza... Tedirgin ediyor... Uzaklaşıyor, tam unutuyoruz kulağımızın dibinde bitiveriyor... Ben gelene kadar arkadaşlar sağ olsun domatesleri bitirmiş, ekmeğin içini kalan suya bastırıp ağzıma atıyorum... Tereyağı erimiş, zeytinlerin irileri seçilmiş, çilek reçelinin dibi gözükmüş... Çay demli... Bardaklar temiz... Beyaz kâğıttan bir örtü serilmiş masanın üzerine... Gölgesine sığındığımız kavaklar sessiz... Aslına bakarsanız ağustos böceklerinden gayrı “çıt” yok. Öğlen... Katmer katmer terliyoruz... Kimsede konuşmaya derman yok... Sırf muhabbet olsun diye; “ yaz bitsin artık! ” diyorum... Masadaki herkes söylediğimi onaylamak için kafasını öne doğru sallıyor... Kış uzun ve soğuk geçtiği için leyleklerin ve onlarla beraber baharın gelmeyeceğinden endişelenen adamın söylediğine bak! Bu yıl ilk leyleği, çevre yolunun kenarında kullanılmayan bir elektrik direğinin üzerinde görmüş, nasıl da keyiflenmiştim... Bugün otoba...

Bizim Bahçe

Resim
Griye boyanmış, emekli kamyon jantlarından yapılma soba ile göz temasındayım... Utangaç biraz! Kapağı açıldığında sanki bir şey söyleyecek de neden bilmem vazgeçiyormuş gibi! İnadına nazlı yağıyor kar Edirne’ye... Rüzgâr yok, ses yok, çıt yok! Kuytusuna sığındığım kahvaltı salonunun garantisinde, cama neredeyse burnumu dayamış, ekmek kırıntılarını gagalayan serçeleri izliyorum... Gece burada kalayım diye geçiriyorum içimden... Akşam da ya Kime Ne ’ye, ya Zindan Altı ’na olmadı Asmaaltı Ocakbaşı ’na giderim... Ya kar dinmezse? Ya bir hafta devam ederse? Eskiden olsa yarını, öbür günü düşünmeden otelde alırdım soluğu... “ Ne kadar kalacaksınız?” diye soran resepsiyon görevlisine “kısmet” derdim gevrek gevrek... Bir şişe Yakut ’u gazete kâğıdına sardırır sıkıştırırdım koltuğumun altına, oldu olacak bir kangal da sucuk en baharatlısından... Kapağı Kent Ormanı ’na atardım... Soğuk olur ya, varsın olsun... Ruhumuz donacak değil ya! Tek başıma tadı çıkmaz, ahbap da lazım... O’nu da bulurdum...

Köydeymiş gibi kahvaltısı

Resim
Hava buz gibi... Limon’un çardağında ayaklarımı öne doğru uzatmış, sonbaharın keyfini çıkarıyor, ince bellide çayımı yudumlarken tütün içiyorum! Koltuklarının altında kitaplar, kızlı erkekli gürültülü guruplar giriyor içeriye... Göremediğim bir yerde yanan meşe odununun kokusu rüzgâra karışıyor... Hasretle içime çekiyor ‘ odun kokusunu özler hale geldik ya ’ diye kendi kendime hayıflanıyorum... Kaloriferli, doğalgazlı binalarda oturup, odun kokusuna vurulmak, sobalı evlere özenmek zırva aslında! Tek katlı bir evde otursaydım ve ihtiyaç gidermek için yirmi metre yürüyüp, daracık, ahşap bir kulübenin içine çömelseydim o rahatsız mekandan kurtulmak için aceleyle ıkınıp sıkınsaydım ve buz gibi suyla temizlenseydim, dişlerim birbirine vura vura, çıplak ayaklarıma giydiğim terliklerle hoplaya zıplaya eve doğru koşsaydım... Kendimi yatağa atıp nemli yorganı ısıtmaya çalışırken uyuya kalsaydım... Eskisi gibi! Sabahları erkenden kalkıp kurulukta odun kırmak, sobayı temizlemek, tutuşturmak gibi...