24 Temmuz 2013 Çarşamba

Birini tanıdım...


Sıcak bir günün gecesi, ne çok yol yapmışım bugün, “hanidiyse!” İzmir’e varmışım…
Dolap beygiri gibi dolandım durdum oysa.
Köy kahvelerinde küçük molalar verdim, ürkek, soran gözlerle bakan kasketli ağabeylere; nereden gelip nereye gittiğimi ve oralarda ne işim olduğunu anlattım, sonu “iyi iyi” diye biten cümleler dinledim…
“ Güzelmiş senin iş” yorumlarına güldüm hatta bir tanesine arabanın anahtarlarını verip “gel hayatları değişelim” dedim, özellikle son aylarda tiksindiğim cep telefonunu hediye etmek için üsteledim.
Eski gazeteleri okudum.
Bir yerde, akasya ağacının altında otururken acaba bu köyde doğup büyüseydim, ne yapardım diye geçirdim içimden…
Köyden bir kızla görücü usulü evlendim, neden sevgilim değilse kız? Niye görücü usulüyse?
Yalınayak gezen çocuklarımız oldu.
Yazları tarlada çalıştık, kış ayları pek keyifli geçti!
Suyu buz, kıvrıla kıvrıla akan derede balık da tuttum, yüzdüm de… Ağılımız, koyunlarımız ve ineklerimiz vardı, çoban oldum bir süre, sabahları tavukları yemledim, isimsiz çoban köpeklerimiz vardı, arkasında uyuduğumuz ekmekli sobamız, bahçede meyve ağaçları, kuyumuz, kerpiç fırın…
Yemeklerimizi, yere serdiğimiz sofra bezinin üzerinde yedik, yeni kalaylanmış sinimizi görecektiniz!
Kar yağarken ava gittik arkadaşlarla, gümede kaldığımız gecelerde yalan hikâyeler anlattık birbirimize…
Sonra telefonum çaldı.
Bir çay içimi sürede uzaklaştığım gerçekliğin tam ortasında buluverdim kendimi…(!)
Gölgesini işgal ettiğim, o şarkılarda açan akasya ağacı ile bile vedalaşamadım…
Unuttum görücü usulü evlendiğim karımı ve yalınayak gezen çocuklarımı…
Çay parasını almadı kahveci, “gene gel” dedi, çökmüş avurtları ve dişsiz ağzı ile gülerken… Kırk yıllık ahbabımdan ayrılır gibi korna çaldım giderken, el salladı adam…
Bir yerde de leylekler kesti önümü, ne korktular ne kaçtılar.
Birini tanıdım.
Yuvası vardı bizim bacada eskiden!



Hiç yorum yok:

Yorum Gönder