11 Eylül 2012 Salı

Odisya uyudu şimdi

Ne zaman İstanbul’un nüfusu azalmaya başlar, işte o zaman memlekette işler iyiye gidiyor demektir...


Salonda kitap okurken hiç sebepsiz cam sehpanın üzerinde duran not defterine karaladığım cümle bu...

Yoksa İstanbul’dan bana ne!



Derdim yazlıkçılarla!

Okulların açılmasını ve tatilcilerin kışlıklarına dönmesini bekliyorum ki sahiller tenhalaşsın, kumsal biz kıyı balıkçılarına kalsın...

Pastırma yazına kadar ne yakalayabilirsek...



Salonun duvarında bir İstanbul resmi var...

Ben aldım da, neden aldım bilmem!

Sabah, güneş doğmak üzere, ortalık kızıl... Süleymaniye Camii’nin üzerinde bir aydınlık...

Denizin ortasında eski zamanlardan kalma büyükçe bir balıkçı teknesi, martılar etrafta çığlık çığlık...

Kıyıya yakın takalar...

Su kıpır kıpır...

Bir ferahlık, bir dinginlik, bir sessizlik...



Aklımda Odisya var!

Ve söylediğini bildiğim fakat duyamadığım şarkı... Babası bahçıvan ırgatı olmasaydı, okurdu, okumak bilse, okurdu da uyumazdı ( Sait Faik- Kaşıkadası’nda)

Uyumak, uyanmak...

Nasıl diyordu Nefes filminde mavi gözlü komutan?

“ Uyursan, ölürsün!”

“ Uyku ölümün kardeşidir sırrı budur” ( Mevlana)



Uyumayacaksın!

Uyanık olacaksın!

Sırtta onlarca kilo yükle saatler süren, bitmek tükenmek bilmeyen yürüyüşlerin sonunda ölümüne uyumanın tadını anlatmaya kalksam kalemim yetmez... Ben bilmem, okuyan bilmez, yaşayan bilir!



Uyandırmayı kendine görev edinenler var...

Olup biteni çözmüş, geleceği görmüş, geçmişin farkına varmış!

Yalamış, yutmuş... Başkalarını dürtüp uyandırmayı sözde görev edinmiş, tipler...

Boş bulunsa, yolun sonunun menfaate çıktığına önceden şahit olmasa, inanacak insan!



Odisya nar ağacının altında uyudu şimdi...

Bacaklarım uyuştu...

Camı açıyorum, mahalle ne kadar sessiz diye düşünürken telefonum çalıyor!

Neredeyse gecenin bir yarısı!

Mehmet Ağbi!

Geri planda dalga ve rüzgâr sesi...

“ Ali uyudun mu?”

“ Uyur muyum, uyumam ağbi?”

“ Minekop çektim! Geçen sefer yakaladığımın aynısı... Kolumun yarısına kadar geliyor... Yok yok kol kadar! Kovaya sığmadı namusuz! Sen ne yapıyorsun?”

Odisya nar ağacının altında uyudu, Sait Faik sigara içerken onu izliyor... Arada Süleymaniye Camii’nin üzerindeki aydınlığa ve takalara bakıyor, içten içe hayatıma istemeden giren zevata sövüyorum...

“ Hiç ağbi oturuyorum öyle!”

“ Otur sen, ben burada kırdım balığın belini, haydi hayırlı geceler!”



Öyledir bu iş, normaldir!

İnsan büyük balık yakaladım mı, gecenin kaçı olursa olsun birine anlatsın, azıcık da abartsın, sırtı sıvazlansın, poh pohlansın ister...

Aynı balık; el kadar, kol kadar, bacak kadar, kafası, kafam kadar...



Ne diyordum?

Okullar açılsın, pastırma yazına kadar, ne yakalayabilirsek!





Fotoğraf: Ara Güler









Hiç yorum yok:

Yorum Gönder