30 Ekim 2009 Cuma

Hayat sahnesi.


Yokuş yukarı çıkıyorum, sokaklar kalabalık, insanlar telaşlı...
Küfürlü konuşan, heyecanlı gençler geçiyor yanımdan...
Kâh salınarak yürüyen genç kızlara laf atıyorlar, kâh aynı anda bildik bir şarkıyı söylemeye başlıyorlar...
Kızlar oralı bile olmuyor, söylenenleri duymazdan geliyor...
Müzik sesleri yükseliyor arabaların içinden, camlar açık, bitirim şoförlerin sigaralı elleri dışarı sarkıyor, küller yollara savruluyor...
Kırmızı ışığı, beklemeyi sevmiyor hiçbiri...
İşleri acele, zamanları dar!
Küçük arabaların içinde, görünmez olduğunu zannediyor, arabalardan daha küçük, büyük olduğunu sanan insanlar!
&&&
Çöp toplayanlara, karıştıranlara daha sık rastlar oldum.
Az önce ben yaşlarda biri ilişti gözüme...
Şimdi de bu yaşlı karı- koca!
Ne bildim karı- koca olduklarını belki abla- kardeştirler?
Adamın çıplak ayaklarından biri bileğine kadar tentürdiyotlu, kirli gömleğinin açık yakasından içine giydiği, bir zamanlar beyaz olan fanilası gözüküyor... Dişsiz ağzı konuşurken garip şekiller alıyor.
Yarı beline kadar çöpe giriyor... Kadın adam düşmesin diye bacaklarını tutuyor...
Yoksulluğun, çaresizliğin koreografisi!
Birazdan sahne ışıkları yanacak, seyirciler yaşlı kadın ve adamı çılgın gibi ayakta alkışlayacak...
Nefesimi tutuyor, ışıkları ve alkış seslerini boşa bekliyorum...
İki bira şişesi ve eski bir pantolon çıkıyor çöpten...
Adam dişsiz ağzıyla gülüyor, pantolonu iki eliyle tutup, sanki pahalı bir mağazadan yeni alırmış gibi inceliyor...
“ Olur, mu bu bana?”
Kadının cevap vermesini beklemeden kemerini çözüyor, atanın eski, kendisinin yeni pantolonunu yoldan gelip geçen meraklı gözlere aldırmadan deniyor...
Pantolon usta bir terzinin elinden çıkmışçasına adamın üzerine “cuk” oturuyor...
&&&
Yaz aylarında, kavun, karpuz, domatesçiler...
Şimdi mahalle aralarında eski arabalarıyla balık satan goygoycular...
Kış ayları balık sevdasına limanda sabahladığım çok olmuştur...
Yine bir gün oltam elimde balık bekliyorum... Yağmur yağıyor, gün doğmak üzere.
Bir gırgır yanaştı, benim gibi ne kadar balık tutan adam varsa oltaları bıraktı gırgıra koştu...
Bana da seslendiler. Yardıma ihtiyaçları var herhalde diye düşündüm!
Bir kasa balığı kaptım, gelen kamyona götürdüm... Sonra bir daha sonra bir daha...
En sonunda bir kasa balık da bana verdiler... Taşırken yere düşen balıkları da topladılar, pay ettiler...
Sonradan öğrendim geçimini bu şekilde kazanan, taşıma karşılığı aldıkları balıkları satan insanlar varmış... Gırgırdan kasa ile balık taşıma işine; Goygoy, taşıyana; Goygoycu...
“Durduk yere amma salladın be kardeş” diye aklınızdan geçirip, sözlüklere bakacak olanlar zahmet etmesin diye yazıyorum...
“ Muharrem ayında kapı kapı dolanarak ilahiler okuyup dilenenlere de, boşa konuşan, bilgisiz insanlara da, şak şakçılara da Goygoycu deniyor... Neden bilmem balık taşıyan adama Goygoycu dendiği hiçbir yerde yazmıyor... Aman canım kardeşim çok sıkıştırırsanız “ben de anlatanın yalancısıyım” der çıkarım işin içinden!”
İşte bu Goygoyculardan biri çinakop satmaya çalışıyor ama balıkların ah-ı gitmiş, vah-ı kalmış...
Tam satıcının kulağına eğilip, “zor satarsın” bunları diyeceğim... Bir abla geliyor “iki kilo tart bakalım” diyor...
Eskiler işi biliyor,boşuna “ kör satıcının kör alıcısı olur” demiyor!

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder