5 Haziran 2013 Çarşamba

Gidiyor gönlümün efendisi


Pazar kahvaltısından sonra başladı her şey… Televizyonun karşısında üçlü kanepede sırt üstü yatıyorum, hava kapalı, haziran ayında olmamıza rağmen yağmur çiseliyor…
Şimdi hatırlamadığım bir rüyanın ortasındayken, dünya dönmeye başladı… Nasıl fırladıysam artık, dönme on saniye kadar sürdü…
Kalkıp duş aldım, bu defa yatak odasına attım kendimi… Gözlerimi kapattım, yine aynı dönme…
Uyudum, dünya döndü, uyandım dünya döndü… Akşam oldu…
Ünal’ı aradım; “ gel arkadaş iyi değilim ben…”
Beş dakika sonra kapının önüne geldi sağ olsun…
Neden bilmem devlet hastanesine gitmeye karar verdik…
Kalabalık!
Gençten biri kavga etmiş, kimleyse artık, burnuna yemiş yumruğu… Polislere hararetli hararetli bir şeyler anlatıyor…
Dinleyen polisi mahalle kahvesinden tanıyorum… Numara alıyorum; 244…
Annesinin kucağında baygın bir yavrucağı apar topar sokuyorlar acile…
Her ne olsuysa iki ayağı sarılı bir adam…
Kafası sarılı bir kadın, O’nun da polislerle işi var… Kocası dövmüş herhalde ya sevgilisi… “Davacı değilim” diyor, başka bir şey söylemiyor…
Trafik kazası olmuş, koştura koştura iki sedye…
234
235
236
237
Ne hızlı doktor!


Hasta arabasında yaşlı bir amca, pijamalarla, naylon banyo terlikleriyle fırlamış evden, yanında iki kızı…
238
239
240…
Güvenlik tekrar bağırıyor; “ iki yüz kırk!”
“ Beklerken öldü” diyor arkadan bir ses… Ayıpmış gibi ağzımızı kapatarak gülüyoruz…
“İki yüz kırk!”
Herkes burada iki yüz kırk yok.
241
242
243
244!
Fırlıyorum… Yeşil gömlekli bıyıklı bir doktor, elimdeki fişleri masada oturan beyaz önlüklü bayana veriyorum…
Neyin var ağbi?
Başım dönüyor…
Köşedeki iskemleyi işaret ediyor, “otur şöyle…”
Miden bulanıyor mu?
Hayır
Tansiyonunu ölçelim bakalım.
Sağ kolumu uzatıyorum, şişiriyor…
Hımmm… Düşük! Ağbi; büyük bir olasılıkla tansiyon hastası olacaksın sen bir hafta boyunca yemek yedikten beş dakika sonra günde iki defa tansiyonunu ölçtüreceksin, bir kenara yazacaksın, tamam mı?
Tamam!
Sonra dâhiliyeye gideceksin!
Tamam mı?
Tamam.
Hadi geçmiş olsun!
İlaç vermeyecek misiniz?
Hayır, şimdilik gerek yok…
Teşekkür edip, çıkıyorum odadan… Ünal ne olduğunu soruyor; “ tansiyonmuş” diyorum…
“Ben demiştim” diyor…
Vurup kafayı yatıyorum, gece boyunca, dön baba dönelim, dön baba dönelim…
Sabah haftalık toplantı var, benim kafa bir ton…
Nuri Baba’nın kahvede bahçede yapıyoruz toplantıları, nedenini niçinini aklıma eserse bir ara anlatırım…
Defteri almak için kalkıyorum masadan…
Bahçe kapısında kalıyorum…
Park etmiş dört araba var… Hangisi benim?
Yıllar önce bahar turnuvalarında top peşinde koşarken yaşamıştım aynı duyguyu…
Sağ bek oynuyorum, rakip oyuncuyla hava topuna çıkıyoruz, koç gibi tokuşuyoruz… Yerden kalkıyorum saha içinde geziyorum öyle…

Hangi takımdan olduğumu kestiremiyorum…
Formaların renklerine bakıyorum, futbolcuların yüzlerine, yok Allah yok, hangi taraftanım ben?
Kafası kesik tavuk gibi dolaşmamdan başıma bir iş geldiğini anlıyorlar tabi, iki kişi koluma giriyor, biri başımdan aşağı soğuk su döküyor, biri tokatlıyor…
Tokat mı iyi geliyor? Soğuk suyun yüzü suyu hürmetine mi bilmem! Kendime geliyorum…
Soru hala aynı, hangi araba benim?
Masaya dönüyorum tekrar, hastaneye gideceğimi söyleyip ayaklanıyorum…
Az önce tansiyonumu ölçtüler, normal.
Nörolojideyim…

Gözlerim kararıyor…
Kararıyor mu, dönüyor mu?
Dönüyor…
Yer mi dönüyor, oda mı?
Oda.
Miden bulanıyor mu?
Hayır.
Çift görüyor musun?
Hayır...
Sağ elinin işaret parmağını burnuna değdir…
Yapıyorum.
Tamam, şimdi sağ tarafına yat
Oda dönüyor…
Şimdi soluna
Yine oda dönüyor…
Seni yatırmamız lazım…
Çok işim var!
Yatman lazım oğlum!

Baş dönmelerinin %80’ninin sebebi bilinmezmiş, her şey olabilir yani!
Kırkını devirmiş, yüz okkanın üzeri bir adamda da her şey olabilir…
Acile yakın dört kişilik bir odaya yatırıyorlar beni, serum bağlıyorlar…
Diğer üç kişinin serumu beyaz benimki; yeşil…
Uyuyorum…
Ama nasıl keyifli bir uyku!
Bir adamın sesine uyanıyorum, perdenin diğer tarafında telefonla konuşuyor; “ anneme çarpmış namusuz!” cılız bir kadın sesi geliyor; “ yok bir şey be oğlum”
“ Sen sus anne bütün tahlilleri yaptıracağız, ödeyecek!”
Uyuyorum…
Ayakları titreyen bir adamı yatırmışlar sağ tarafımda kalan yatağa, öğürüyor, daha önce ameliyat olmuş, her şey normalmiş fakat ne olduysa?
Telaşlı herkes, doktorlar, yakınları…
Enver su getirmişti, izin isteyip alıyorlar, adam içiyor, tekrar öğürüyor, yüzünü göremiyorum…
Uyuyorum…
Yaşlı bir amca, olanın bitenin farkında değil, kalbinde sorun varmış, elleri yumruk, rengi solmuş…
Serum bitince tekrar doktorun yanına gidiyorum…
Bir serum daha bağlıyorlar…
Torbadan içime damlayan yeşil sıvıya bakarken tekrar uyuyorum…
İki günde ne çok uyudum ben!
Tahlillerim geliyor, her şey iyi…
“Bir de MR çekelim” diyor doktor…
“Klostrofobim var” diyemiyorum!
Hakikaten var mı?
Uydurdum mu?
Gençten bir arkadaş usulünce anlatıyor; “ yaklaşık on beş dakika sürecek, bitmeden önce geleceğim kolundan ilaç enjekte edeceğim...”
Üzerimde metal namına ne varsa çıkarıp yatıyorum fırın tahtasına, kırmızı kulaklıkları takıyorum, yüzüm bir kafesin içinde, bir tıkırtı geliyor, fırındayım…
Araftayım, her an çıkarın beni buradan diye çığlık atabilirim
Fakat atmam lazım…

Sesler, takırtılar, gümbürtüler…
Yaklaşık beş dakika sonra kulaklıktan ses geldiğinin farkına varıyorum; Ebru Gündeş!
Şarkı; Gidiyor gönlümün efendisi… Unutmam artık bu şarkıyı…
Ulan beyin MR’ı çektiren adama çalınacak şarkı mı bu!
Tamam dedim mesaj bu, beyine giden damarlar tıkalı, sıçtık!
Şarkının sözlerini dinlerken dediği gibi geldi çocuk kolumdan bir şeyler…
Uzatmayayım; Orhan Gencebay’a bağlamışım işi…
Dünya dönüyor, dönecek…
Vertigo olmuşum!













Hiç yorum yok:

Yorum Gönder