19 Aralık 2012 Çarşamba

Yemek de boş içmek de



Kent Meydanı yazan devasa binanın altındaki iskendercide karnımızı doyurduktan sonra ara sokaklardan kaldığımız otele yürüyoruz…
Saat akşamın sekizi…
Arkadaşlar yorgun olduğunu söylüyor, odalarına çekiliyor.
Oyun bozulmasın diye ben de odama çıkıyorum…
Cam kenarındaki berjerin yanına küçük bir sehpa koymuşlar…
Mini bir vazo… Yapma kırmızı çiçek…
Perdeyi çekince denizi görsem ya!
Ay, yakamoz, savrulan çakıl taşları, bir iki telaşlı martı…
Perdeyi çekiyorum…
Günlerden pazar olduğu için kapalı iş yerleri!
Tramvay geçeceği için bir tarafı kazılmış cadde… Tek tük geçen arabalar… Yalpalayarak yürüyen, gündüzden başlamış, kandili kim bilir nerede söndürmüş iki sarhoş…
Yatağın üzerine bırakıyorum kendimi... Dalmışım!
Sanki bir yere geç kalmışçasına fırlıyorum… Saat dokuzu çeyrek geçiyor.
Duş alıp otelden çıkıyorum…
Taksi durağında elleri ceplerinde, bıyıkları yeni terlemiş bir delikanlı karşılıyor beni, Arap Şükrü’ye getiriyor…

Karşılıklı meyhanelerin sıralandığı, arnavut kaldırımı dar bir sokak…
Bursa’nın Kumkapısı.
Bir tutam çiçek pasajı, bir çimdik balık pazarı, bir gıdım da Nevizade
Isıtıcılar dışarıya çıkarılmış…
Masalarda kadınlı erkekli guruplar…
Ud, keman, klarnet sesleri, balık ve anason kokusuna karışmış.
Sokağın sonuna kadar yürüyorum önce, tenha bir meyhanenin kuytu masasını beğenip oturuyorum…
Garsondan önce, tedirgin fakat alışılmış adımlarla yaşlı, başörtülü, siyah mantolu bir kadın yaklaşıyor yanıma, torbasından bir tespih çıkarıp önüme koyuyor…
“ Ben dilenci değilim… Torunum hasta!”

İki paralık tespihe yirmi lira verdikten sonra dilenci ile arasındaki farkı sorguluyorum… Torununun hasta olduğuna da inanmıyorum üstelik… Farklı bir ruh hali o! Başımda dikilmesin, istediğini vereyim de rahat bıraksın… Biraz ayıp olmasın veya dediği gibi ya torunu hastaysa ihtimali… Zoraki, ekşi bir şey… Yaşamışsınızdır, bilirsiniz!

Otuz beşlik söylüyorum…
İki dilim balık pastırması, lakerda, kavun, Gelibolu’da İlhan’ın yerinde yiyene kadar yüzüne bile bakmadığım deniz börülcesi, beyaz peynir, kalamar…

Askere gidecek olan arkadaşlarını uğurlamak için toplanmış, tavırları dizi karakterlerini andıran, dilleri dolaşan, cümlelerin sonunu getiremeyen, sebepsiz gülen, onlarda saklı sebeplerle gözleri dalan, hüzünle neşe arasına sıkışmış, gençleri izliyorum.


İnce bir yağmur başlıyor…
O sevdiğim amaaan sende hali, umursamazlık, rehavet çöküyor üzerime.
Can Baba’nın sözleri geliyor aklıma;
“ Yemek de boş, içmek de… Hatta yeri gelmeden sevişmek de…”
O, sonbahar gözlü, gece renkli kedi sürtünüyor paçama, irkiliyorum!


Fotoğraf: MADA

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder