3 Aralık 2012 Pazartesi

Yaşa da öyle git…



O kısacık… Odanın sarı ışığı yanıp, bir el perdeyi çekene, göz açıp kapatıncaya kadar geçen zamanda gördüm yaşlı teyzeyi…
Yatağı pencerenin kenarında, güllü yorganı göbeğine kadar, beyaz tülbendinin uçlarını yılların alışkanlığı ile başının üstünde düğümlemiş, sokağı, geleni geçeni, yorgun, fersiz, sisli gözlerle izliyormuş meğer!
Kaç yaşında?
Sabahtan akşama ne düşünür?
Kimleri hatırlar da iç geçirir bilmem!

Rüzgâra karışan odun ve balık kokusunu, ahşap evlerin sokağa bakan bacalarından tüten süt rengi dumanı, dar sokaklarda sebepsiz ve telaşsız yürümeyi, peynir tenekelerinden yapılmış çöp kutularını, duvara sırtını vermiş kambur çalı süpürgelerini…
İnsan neyi özlediğini, özleyebildiğini bile unutuyor, görene anımsayana kadar!

Limanı, kumsalı döven beyaz köpüklü dalgaları, balıkçı teknelerini, denize kavuşamadan biten ve nedenini sorgulamadan kabullenmiş, mutlu dereye ve hatta martılara yüksekten bakan ve bir o kadar alçak gönüllü, köhne lokantanın sundurmasına, nemli minderlere oturdum sonra…
Temiz havayı içime çektim…
Dinledim…

Cahit Sıtkı’nın; Yaş Otuz Beş şiirine sarıyorum, nereden ve neden aklıma geldiyse!
Radyoda Leman Sam söylüyor oysa “ Hey yıllar yenilmedim size umutlarım bile aynı!”
“ Yaş otuz beş, yolun yarısı eder…”
Hesap doğruysa diye başlayan bir cümle kuruyorum içimden…S..tir ediyorum kurduğum cümleyi, aklımın yellerinden…
Bir şişe daha söylüyorum garsona…
Can Baba yetişiyor imdadıma ; “ Boş ver yaşı başı… Aşk var mı Aşk, sen ondan haber ver”
Yarın, sarı bir kaşkol alayım diyorum!






Hiç yorum yok:

Yorum Gönder