31 Aralık 2012 Pazartesi

Merak!


Gömlek cebinde taşıdığı pahalı kalemleri insanın gözüne sokmaya çalışan takım elbiseli adamları anlamadığım gibi durduk yere yalan söyleyenleri de anlamıyorum. Hele ikisi aynı adam olunca hiç anlamıyorum!


Şirketten aradılar dostum, patron yeni yılda bir isteğimin olup olmadığını sordu!

Sessizlik…

Masada oturanlardan anlatılana inanan kimse yok!

Çayları masaya bırakırken, hikâyeye kulak misafiri olan garson dayanamıyor; “ sen ne dediğin ağbi?”

“Canının sağlığı” dedim…

Gülüyoruz…

Sonra, aralık ayının son cumartesi günü, yıllardır çalıştığı sektörü değiştirmeye niyet etmiş birini, kalbi kırılmasın diye içim sıkılarak dinliyorum…

Durumumu anlasın diye çengel bulmacayı doldurmaya başlıyorum ama nafile…

Telefonum çalıyor, sanki çok önemliymiş gibi müsaade isteyip masadan kalkıyorum…

Yavaş adımlarla ortamdan biraz uzaklaşıp geri dönüyorum;

“ Kusura bakma bir müşteri arıyor, gitmem lazım!”

“ İstersen ben de geleyim?”

“ Uzun sürer sonra görüşürüz…”

“ Anlattıklarım aramızda kalsın, kimsenin haberi yok henüz!”

Merak etme benden sır çıkmaz dercesine ve yüzüme kondurduğum yalancı gülümseme ile elimi kaldırıyorum…



&&&



Hava soğuk, çarşı kalabalık, trafik berbat…

Siyah montumun yakalarını kaldırıp küçük adımlarla yürümeye başlıyorum…

Sanki burada yaşamıyor da, geçerken uğramış gibiyim...

Simitçi, kestaneci, kitapçı…

Kitapçı!

Kaldırıma serdiği eski kilimin üzerinde okunmuş kitap satmaya çalışan orta yaşlı, göbekli, saçları dökülmüş bir adam. Plastik tabureye oturmuş çay içiyor…

Gelip geçenden onunla ilgilenen yok…

“ Nasıl işler?”

Dürtüp daldığı uykudan uyandırmışım gibi sinirli bakıyor;

“ Kesat! Millet karnını doyuramıyor… Bekliyoruz! ”

“ Nereden alıyorsun kitapları?”

“ Almıyorum! Kalanları bitirmeye çalışıyorum…”

Kalınca bir kitabın altından çıkarıp Sofi’nin Dünyasını uzatıyor bana

“ Okudun mu bunu?”

“ Okumuştum…”

“ İyi kitap, yoksa al sakla derim, ilk baskısı…”

Gülümsüyorum.

“ Çay içer misin?”

Olur, anlamında başımı sallıyor, çömelip gelişi güzel atılmış kitapları karıştırmaya başlıyorum…

Sait Faik, Orhan Veli, Ümit Yaşar, Şeker Portakalı, Martı, Simyacı, Piedra Irmağının Kıyısında Oturdum Ağladım, Yüreğinin Götürdüğü Yere Git… Kadının Adı Yok!



Çaylar geliyor…

Üzerinde; “ Sağlık kuruluşları sigarayı bırakmada size yardımcı olabilir” yazan paketi uzatıyorum… Karşılıklı yakıyoruz!

“ Özgürlük manasında bir bu kaldı elimde… İçmeyelim diye ellerinden geleni yapıyorlar ya! Kamu spotları, paketlerin üzerine konan olmadık resimler, yazılar, zamlar…”

Sigara içmekle, özgürlük arasında ne bağ var diye soracakken jeton düşüyor bende…



&&&



Nasıl yaşadığından çok, uzun yaşamak önemli!



&&&



Oturduğu plastik taburenin yanına karton bir kutu var.

Onu işaret ediyorum; “ Ne var içinde? ”

Al, bak dercesine uzatıyor…

Eski plaklar, kartpostallar…

Yaz aylarında çekilmiş bir fotoğraf, yetmişli yıllardan kalma…

Yer Cumhuriyet Meydanı…

Sanıyorum deklanşöre Süleymaniye Camii’nin avlusundan basılmış, ön planda kırmızı güller…

Gıcır gıcır mavi bir Murat 131 yanında beyaz damalı bir Renault 12, camları açık bırakılmış yeşil bir Anadol, yakaları uzun gömlekler, İspanyol paça pantolonlar… Fotoğrafın arkasında zamana yenik düşmüş mürekkep, maviden küle dönmüş;

“ Hepinizi çok özledim, bayramda görüşmeyi arzu ediyorum… Kızınız Eylül”

Kitapların ilk sayfalarında da aynı imza olunca soruyorum;

“ Eylül kim?”

Gözleri boşluğa bakıyor, kaşları çatılıyor, duymazdan gelip, cebinden çıkarttığı kalemi parmakları arasında gezdirmeye başlıyor…

“ Kutudakiler hariç hepsini yüz liraya bırakırım sana!”

“ Çoğu var bende bu kitapların.”

“ Keyfin bilir!”

Ümit Yaşar Oğuzcan’ın En Eski Yalnızlığımdır Aşk Benim adlı kitabını ve Sofi’nin Dünyasını sıkıştırıyorum koltuğumun altına, yirmi lira veriyorum…

Sakalına sürüyor parayı; “ siftahı senden” diyor…



&&&



Cumartesi gecesini Ümit Yaşar şiirleriyle ve içimde gittikçe büyüyen merakla geçiriyorum;

“ Eylül kim?”

Pazar kahvaltısının ardından mahallemizi çarşıya bağlayan yokuşu çıkıp, kitapçının tezgâhını açtığı yere gidiyorum…

Yok!

Çay ocağına gidip, kitapçıyı soruyorum, “ İbrahim ağbi mi” diyor delikanlı…

“ Evet” diyorum ama aslında adını bilmediğimi de ekliyorum…

Umursamaz bir ifadeyle “Seyrek gelir” buraya diyor, diğer müşterilerle ilgilenmeye başlıyor.



&&&



Garsonu sıkıştıracak gücü kendimde bulamadığım için ayrılıyorum çay ocağından, siyah montumun yakalarını kaldırıp yürüyorum… Bugün dünden daha soğuk ve caddeler daha kalabalık…

İnsanlar yine telaşlı.

O kadar hızlı yaşanıyor ki her şey… İnsanlar ve hikayeleri kayboluveriyor…

Ve günün birinde okuduğum ve sakladığım kitapların kuytu bir sahafta satılabileceği fikri benliğimi sarıyor…

Üzüntü değil hissettiğim…

Merak!

Belki de Eylül bugün, bir dönem okuduğu kitapların hangi evlerde kimlerin raflarında tozlandığını düşünüyordur…

Kim bilir!















Hiç yorum yok:

Yorum Gönder