19 Kasım 2012 Pazartesi

Necmiye kim?



Yer aynı yer… Kestaneci neredeyse aynı adam, çökmüş, saçı sakalı birbirine karışmış, mutsuz ve sinirli...
Gömleği ütüsüz, ceket; dün gece battaniye olarak kullanılmış gibi… Sanki kestaneci bir köşeye kıvrılıp yatmış da, ceketini de üzerine örtmüş!
Karşısındaki daha yaşlı olan ve işitme cihazı kullanan adam, ağabeyi… Aralarında bir husumet var ama ne?
“Miras” diyeceğim… Değil.
Karıları çekişmiştir bunların… Biri diğerinin dedikodusunu yapmıştır, berikinin kulağına gitmiştir, öteki işin içine girince kıyamet kopmuştur…
Belki kestanecinin karısı terk etmiştir evi!
Ya da bunu eve almadı… Olabilir.
Ceketin hali ne öyle?
Yine para vardır işin içinde… Kestaneci ağabeyi olan simitçiye borç vermiştir, yengenin de haberi vardır…
Zayıf, kuru, fenalıktan et tutmayan bir kadındır… Yumruk yaptığı iki elini beline dayayıp bağırmıştır kestaneciye; “ sen ne biçim adamsın, alacağını isteyemiyorsun, git yakasına yapış!”
Pabuç pahalı olunca…
Kahvede iki saat oturup dünyanın çayını içip, ağabeyinden parayı nasıl isteyeceğini düşünmüştür kestaneci…
Vermeseydi daha iyiydi ya!
Biraz mahcup, “yok” demiştir ağabey… “ Olsa vermez miyim?”
Evine dönmüştür…
Bire bin katarak anlatmıştır olanı biteni; “ kapıyı açınca yakasına yapıştım, ver dedim ulan paramı… Çocuklarının üzerine yemin etti, yokmuş!”
Oturduğu yerden fırlamıştır kuru kadın, sinirden bir ayağını yere vurmuştur; “ parası yok da o sidikli Necmiye’ye bileziği nasıl aldı?”

Belki kestaneci ve işitme cihazı kullanan simitçi, kardeş bile değildir…
O zaman o kuru fena kadın nereden çıktı?
Necmiye kim?




 Resim: Hakan Şimşek
 http://www.hakansimsek.com/



Hiç yorum yok:

Yorum Gönder