9 Ekim 2012 Salı

Tombalacı ve martı

“Üç taş beş lira!”


Önce başıma dikilen davetsiz misafirin gözüme sokmaya çalıştığı siyah torbaya baktım sonra adamın neredeyse jileti unutmuş yüzüne...

Nasıl diktiysem gözlerimi, tek laf etmeden döndü arkasını gitti.

Ne düşünüyordum o ara?

Ya da düşünüyor muydum?

Denize yakın masalardan birine oturmuş çay içiyordum, hava ne güzeldi...

Hemen yanı başımda balık ekmek satıyorlardı, varın kokusunu siz içinize çekin...

Tam karşımda bir çocuk bahçesi vardı, çocuklar salıncak sırası için çekişiyordu...

Midye dolma satan genç, bardakta mısır, baloncu, pamuk helvacı, oltacı, tombalacı...

Geçen hafta bir sabah Yenikapı’dan Mudanya’ya geçmek için feribot saatini bekliyorum.

Toplantı var.

Bir özenle giyindim, mavi gömleğin üzerine kravat taktım, pantolonum ütülü, ayakkabılarım boyalıydı, sinekkaydı tıraşımı da olmuştum, keyfim pek bir yerindeydi...

Telaşlı yolcuları izliyor, bu kadar insanın sabahın köründe iskelede ne işi olabileceğine dair fikirler üretiyordum...

Giden, kalan, gözü yaşlı el sallayan, ardına bakan, bakmayan...

“ Şıp” yooo “Şap” sesinin gelmesi ile elim başıma gitti.

Saçlarımı da jölelemiştim üstelik!

Bir elime bulaşan yapış yapış beyazlığa, bir de gökyüzünde süzülen martıya baktım...

Varın beyazlık ve martı arasındaki ilişkiyi siz kurun...

Onca insanın arasında ben!

Neden ben?

Üstelik toplantıya gidecekken ve üzerimi değişme şansım yokken...

Bekleme salonundaki tuvalette kafam musluğun altındayken, seçilmiş gibi hissettim kendimi...

Gömleği, pantolonu ve kravatı sildim... Sildim ama balık bol ya bu ara...

Yemiş mübarek!

Her işte bir hayır vardır deyip o halde girdim toplantıya...

Piyango biletini yılbaşından yılbaşına alırım, en son amorti çıkmıştı, bilet hala mutfak dolabında, misafirlere çıkan çorba kâselerinin altında...

Tombalacı siyah torbayı uzatınca, martı geldi hatırıma.



Hiç yorum yok:

Yorum Gönder