31 Ekim 2012 Çarşamba

Kısa kolla hırka arasında bir gün

Ne yapacağını bilmemenin verdiği çaresizlikle, sırf vakit geçsin diye, ilk gördüğüm lokantaya atıyorum kendimi…
‘ Lokanta’ dediysem dört masalı küçücük bir yer…
İçeride çorba kaşıklayan ben yaşlarda bir arkadaş var… Tiyatrocuydu bu adam, meteliksiz gezerdi…
Kitaplarla arası iyiydi... Gitar çalar, şarkı söylerdi sağda solda.
Masanın bir köşesinde, hemen tuzlukla peçeteliğin yanında yine kitaplar var.
Adı neydi?
Zoraki gülümsüyor beni görünce, ağzı dolu dolu selam veriyor… Başımı sallıyorum…
Kesin o da beni nereden tanıdığını düşünüyor…
Ne kirli bir yer burası… Muşambanın üzeri yapış yapış…
Sigaradan bıyıkları sararmış lokantacı, içinde soğan ve biber olan, bilmem kaç senelik melamin tabağı önüme bırakıyor…
Bakışıyoruz bir süre…
Onun sorası, benim konuşasım yok!
Öğrencilik yıllarım geliyorum aklıma…
Aslında karnım da aç değil!
"Az kuru fasulye, az pilav… Ayran.”
Arkasını dönüp giden lokantacının topukları yenmiş ayakkabılarına takılıyor gözlerim…
Borcu mu var bu adamın, cimri mi yoksa?
İnsanoğlu çeşit çeşit, kimi varken yemez… Kimi yokluktan alamaz!
Kimi önemsemez böyle şeyleri; giyimmiş, kuşammış, vız gelir tırıs gider…
Fasulye soğuk, pilav lapa…
Ayran hazır!
Hazıra dağ mı dayanır…
‘Miras yedidir bu’ diye geçiriyorum içimden… Babadan kalan ne varsa sattı yedi, elde avuçta kalmayınca son çare bu lokantayı açtı!
Ne yemek pişirebilir, ne temizlik yapabilir…
Kalkıyor, masanın üzerine on para bırakıyorum… Ardımdan seslenmiyor…
Belki günahını aldım adamın, belki garibanlıktan değiştiremiyordur ayakkabılarını… Belki babasından miras değil de borç kalmıştır, onu ödüyordur…
Saf bir adama benziyor, belki dolandırdılar bunu…
Belki, gitti kefil oldu en yakın arkadaşına…
Ne bileyim!

&&&

Sıcak… Sen de “pastırma yazı” ben diyeyim “ sarı yaz”…
Sabah uyanırsınız, bir takvime bakarsınız, bir de dışarıya.
İçinizde bazı şeyler oturmaz, ne giyeceğinizi bilmeden çıkarsınız ya evden…
Kısa kolla, hırka arasında bir gün işte…
Elinde şemsiye ile gezen var!


Balıkçı yapmış yapacağını…
Izgarada palamutlar cazır cazır…
Koku çileden çıkarır adamı…
Yanında manav.
Havuçlar, kırmızıturplar, roka…


Eskiden, kuytuda bir meyhaneye gelirdim buralarda…
Lakabı; Garip… Bir Muzaffer ağbim vardı... Rahmetli!
İlk onun kuyruğuna takılmıştım.
Gönül yaralarının, kuşkuların, acabaların bol olduğu, sisli, fırtınalı dönemler…
Arkasında, yaz aylarında meyhane kapanana kadar oturduğumuz küçük bir bahçesi, bahçede de renkli balıkların yüzdüğü küçük bir havuz vardı…
Tanıdık simalar olurdu hep…
İnsanların kafalarını önüne eğip yalnız oturmadığı, ağzı laf yapan birinin yalanda olsa hikâyelerine gülündüğü, gerektiğinde şiir okunan, sırta dostça vurulan, şerefe kadeh kaldırılan, hesabın ucu ucuna ortak ödendiği, paranın az delikanlının çok olduğu günlerdi…
Ne günlerdi!

'Eskiden patatesin tadı bile daha güzeldi’ diyeceğim, güleceksiniz…















Hiç yorum yok:

Yorum Gönder