2 Haziran 2012 Cumartesi

İçilir böyle zamanlarda

Ayrılık şarkılarındaki gibi oldu her şey...


Kızla çocuk kahvaltı ediyorlardı, çocuk hevesli hevesli anlatıyor, kız gülüyordu... Kitaplar vardı masanın üzerinde... Sonra uzun boylu mahcup başka bir çocuk geldi, ayakta öylece durdu bir süre... Adım atacak oldu vazgeçti, yutkundu, yüzü bulutlandı... Döndü gitti...

Ben gazete okuyor, çay içiyordum...

Canım birine sıkkındı... Kendimi kullanılmış hissediyor, canımın sıkıldığı birine telefon açıp sövmemek için kendimi zor tutuyordum!

Canımı kim sıkmıştı?

Unuttum bak şimdi!

Geçmiş zaman... Geçiyor zaman...

Çocuk... Hani şu uzun boylu olan, nereye gitti kim bilir?

Öğrenci evinde kalıyordur, kıza yanıktır da söyleyemiyordur... Kız farkındadır olayın safa yatıyordur, belki aynı sınıfta okuyorlardır...

Arkadaştırlar!

Çocuk kızın sevgilisi olduğunu duymuştur... Çıtlatırlar böyle şeyleri... “ Benden duymuş olma” diye başlar cümle. Dövme yapar gibi iğne iğne derine işlenir, anlatan keyif alır, dinleyen sarsılır.

İnanmak istemez önce... Sabah kır kahvesinde buluşacaklarını öğrenir, gece uyuyamaz!

Sabah...

Kiralar ateş pahası, öğrenci evinde kalıyorsa haneyi paylaştığı, mutfağa, banyoya, helaya, acıya, kaygıya ve sefilliğe ortak başka arkadaşları da vardır...

İçilir böyle zamanlarda!

Belki de içilmez...

Çocuğun yerinde ben olsam acımdan kana kana içerdim...

Sevdiğini başkasıyla görmüşsün, kır kahvesinde çökmüşsün... Bu zaman içilmez de hangi zaman içilir?

Üzerin battaniye serili yayları paslı karyolaya, sünger yatağın üzerine atmıştır kendini çocuk...

Deli gibi ağlamıştır ve hatta böğürmüştür için için...

Gözyaşı faslı bitince o şişmiş yüzüyle mahalle bakkalına gitmiştir...

Şişe kesmez...

Galon alır!

Kaldığı odada masa varsa masaya, yoksa kilimin üzerine serdiği gazete kâğıtlarının kenarına yıkılır...

Kendince en içli şarkıyı bulur, müziğin sesini açar...

Yan odadan üzerinde mavi, beyaz çizgili pijamaları, sınava hazırlanan evin ineği gelir...

Yahu kuruyor gibi yazıyorum da yaşadım ben bunu!

Pijamalı inek benim!

“ İnek” dediysem... İnek kaba oldu! “ Buzağı” diyelim...

Uzun boylu mahcup çocuk da; Mustafa!



Anlatacağım şimdi mecburen!

Sene 1990...Öğrenciyiz!

Mustafa ile aynı evde kalıyoruz başka çocuklar da var... Adam, liseli bir kıza abayı yakmış ama fena!

Abartısız her gece kızın ayrı bir güzelliğini dinliyoruz... Gözler, kaşlar endam... Hikâyeleri de var tabi...

Mustafa okul çıkışında kızı bekliyormuş, göz göze geliyorlarmış, kız utanıyor yüzü kızarıyor, bakışlarını çeviriyormuş!

Mustafa’yı görünce saçlarıyla oynuyormuş!

Dönüp dönüp bakıyormuş...

Mevzudan yıldım!

Bir gece; “ Bak dedim Mustafa... Kızın da sende gönlü var, çek bir kenara konuş...”

Çocuk emin olamıyor;

“ Var mıdır gerçekten?”

“ Vardır?”

“ Ya olmaz derse?”

“ Der mi oğlum? Saçlarıyla oynamıyor mu?”

“ Oynuyor!”

“ Seni görünce yüzü kızarmıyor mu?”

“ Kıpkırmızı oluyor!”

“ Dönüp dönüp bakmıyor mu?”

“ Evet!”

“ Tamam işte, uzatma yani!”



Sonradan öğreniyorum; Mustafa sabahın köründe lisenin önünde almış soluğu, ara gazla kızın önünü kesmiş, derdini anlatmış...

Kız;

“ Aynaya bakmıyor musun, amcam yaşımdasın demiş!”

Mustafa, galon!



Pijamalarım üzerimde okulu kırmış evdeyim...

Yan odadan bir çığlık! Üzerine bangır bangır Bülent Ersoy...

Şarkı; “ Artık ne duamsın ne de bedduam !”

Masa yok...

Mustafa gazete sayfalarını kilimin üzerine sermiş, bağdaş kurmuş, yetmişlik votkanın gölgesine sığınmış...

Çöktüm, teselli ettim tabi;

“ Mustafa sana kız mı yok?”



Dediğim gibi; “İçilir böyle zamanlarda!”











Hamiş; Mustafa seni yirmi yıldır görmüyorum, gecenin bir yarısı aklıma düştün canım kardeşim... Yazıyı okuduğun zaman, gülümseyeceğini, eski günleri yâd edeceğini ve de bana sövmeyeceğini umut ediyorum!










Hiç yorum yok:

Yorum Gönder