7 Mayıs 2012 Pazartesi

Ya balık olman lazım ya içmen

Sebze bahçeleri arasına sıkışıp kalan dar patikadan şırıltısını duyduğum dereye doğru iniyorum...


Sırt çantam, oltam... Domates, peynir ve bir avuç yeşil zeytinden oluşan öğle yemeğim...

Papatyalar, kendini rüzgârın ellerine bırakmış en nazlı halleri ile sallanan gelincikler, kötü olduklarını anladıkları insanların yüzüne, sıfatına, şekline bakmadan tüküren, kişilikli söğüt ağaçları...

Kuş sesleri, güneş...

En çok sessizlik!



Su çekiyor beni... Dinlendiriyor.

Balık işin bahanesi!

Televizyondaki reklamlara inat, cep telefonumun çekmiyor olması huzur veriyor... “ Neredesin, ne yapıyorsun, müsait misin” gibi manasız olduğu kadar gereksiz sorulardan bir süreliğine kurtulmuş olmak keyif verici!

Çimlerin üzerine sırt çantamı bırakıp, oltamı; kırılıp dökülen erik rengi derenin koynuna atıyorum...

Bir yabancının kendi bölgelerine girdiğini anlayan kurbağalar susuyor sırtımı dayadığım ağaçtan havalanan göremediğim bir kuşun kanat seslerini duyuyorum...

Gözlerim kırmızı mantarda bekliyorum... Bekliyorum...



Hayatım boyunca bu sahneyi kaç defa yaşadım kim bilir?

Her devasında içimde aynı cümbüşü hissettim...

“Her şey akar” ve “ aynı ırmağa iki defa girilmez” diyen Efesli Herakletios geliyor aklıma... Gülümsüyor bir taraftan da adamın M.Ö yaşamış olmasına hayıflanıyorum...

M.Ö veya binli yıllar başlayana kadar yaşadığı için hayıflandığım, karşılaşıp da “şu işin doğrusunu bir de sen anlat” demek istediğim çok adam var ya... Neyse!



Bir ırmakta kaç defa balık tutulabilir?

Her fırsatta hengâmeden kaçan bir adam, ırmak kenarındaki aynı ağaca kaç defa sırtını dayar?



Herakletios ilk soruya; “evren ateşe dönene kadar” cevabını verirdi herhalde!

İkinci sorunun yanıtı; adamın ve ağacın ömrü ile orantılı...

Adamın ölecek olması ağacın umurunda olmaz ama günün birinde yine bahar aylarında adam balığa gelip ağacın kesilmiş veya kurumuş olduğunu görür ise...



1320’li yıllarda Molla Kasım adıyla anılan bir adam yaşarmış... Rüzgârların esmeye başladığı bir sonbahar günü Söğüt’ten Konya’ya gitmek için yola çıkmış... Sakarya ırmağı kenarında mola vermiş ve benim şu an yaptığım gibi oltasını suya atmış... Mantar ne renkmiş, sırtını bir ağaca yaslamış mı? Bilmem!





Beklerken, aklına; önceki gece yolda karşılaştığı, saçı sakalı birbirine karışmış, yarı çıplak, meczup dervişin, eline tutuştururken; “ bunu sana gönderdi gönderen, oku bakalım” diyerek verdiği bir tomar kâğıt gelmiş...

Baş sayfada “ Haza Divan-ı Derviş Yunus” yazılıymış ve kağıt tomarının her birinde şiirler varmış... E Molla Kasım’da şiir severmiş, başlamış okumaya...

İlkini okumuş, beğenmiş... İkincisini sevmemiş şiirin, suya atmış... Üçüncüsünü tutmuş, dördüncüsünü suya atmış, bu halde saatler geçmiş... Bu arada oltasına kaç balık vurup kurtulmuş, ateşe kaç odun atmış, bilememiş...

Ta ki ; “ Ben dervişim diyene, bir ün edesim gelir, tanıyuban şimdiden, varıp yetesim gelir. Sırat kıldan incedir, kılıçtan keskincedir, varıp onun üstüne evler yapasım gelir... Derviş Yunus bu sözü, eğri büğrü söyleme, seni sigaya çeker, bir Molla Kasım gelir...”

Dizelerini okuyana kadar!



İskender Pala’nın “OD” adlı romanında okumuş, şaşmış kalmıştım bu hikâyeye...

Nedenine, niçinine çok kafa patlatmıştım ya neyse!





“Suyun hafızası vardır” derler...

Hafızası olanın dili de olur!

Keşke ırmağın lisanını çözebilseydim...

Mevlana der ki; “ açı su da tatlı su da berraktır”

Farkı anlaman için; ya balık olman lazım, ya içmen!













Hiç yorum yok:

Yorum Gönder