4 Şubat 2012 Cumartesi

Ne bileyim bilmem


Sarı ışığı ile odayı aydınlatmaktan yorgun ampulün cefasına son veriyorum...
Uykum yok...
Aralık bıraktığım pencereden eli hançerli, gözü kara, en kabadayı hali ile ayaz giriyor içeriye... Nemli duvarları kokluyor, yüzümü yokluyor, ben ürperirken, köşedeki örümcek ağı titriyor...
Tahta kurtları, bilmem kaç senelik aynalı gardırobun ciğerlerini dişlerken, sigara dumanından sararmış tüller; rüzgârın gülüşüne aldanıp eteklerini savuruyor...
Bir topuk tıkırtısı oluyor sokakta...
Bir araba duruyor...
Bir adam konuşuyor açık saçık...
Bir kadın gülüyor...
Bir zaman sonra topuk tıkırtısı arabanın egzoz dumanında kayboluyor...
Kimi zaman ucuz parfüm koksa da, hayat devam ediyor...
Falanca; okuyarak öğrenemeyeceklerini, günün ilk ışıkları ile pişman olma pahasına, belki de ihtiyaçtan, yaşayarak öğreniyor...
Filanca; uçkurunun kölesi, bu gecelik keyfi yerinde!
Yarın ola hayır ola!  
Çok okuyan mı, çok gezen mi?
Ne bileyim!

&&&

Karanlık, soğuk odanın, dünyaya açılan mendilden hallice penceresinden; ruhunu çoktan satmış, zatı muhteremlerin burnunu mandalla sıkıştırdığı için “kokmuyor” kaşkarikolarıyla aklamaya çalıştığı, utançtan aynaya bakmaya tövbeli, kafası karışık şehrin; yanıp sönen yalancı ışıkları beni küllüm etmesin diye;
Gökyüzüne bakıyorum.
Ay;  zamanından önce gelin olmuş, utangaç genç kız edası ile semanın köşesine oturmuş, gözleri çeyiz sandığında,  sırtı yumruklarla dövülen damadın gelip de yüz görümlüğünü takmasını bekliyor...
Bu gece sıfatını gösterir de, olana bitene şahitlik eder miyim?  
Bilmem!











Hiç yorum yok:

Yorum Gönder