28 Şubat 2012 Salı

Yaşlı kuzgunun arkamızdan güldüğünü duyuyoruz...

Y

Sarı sıcak bir yaz günü...
Köyün son evini de geride bıraktıktan sonra etrafını akasya ağaçlarının çevirdiği dar patikadan, inek boklarına ve deve dikenlerine aldırmadan dereye doğru koşmaya başlıyoruz...
Ayaklarımız çıplak...
Cebimizde, kibrit kutusundan tabutta taşıdığımız sinek ölüleri...
Omzumuzda, ney kadar kıymetli sazdan kamışlar, misinamız siyah makara ipliği, oltamız toplu iğneden...
Mantar, tokyo arkası...

Dereye secde etmiş bir söğüt ağacından, çırılçıplak suya atlıyoruz...
Kurbağaların ve cümle kuşların keyfi kaçıyor tabii...
Sırt üstü yeşil çimenlere atıyoruz kendimizi, birer gelincik sigarası yakıyor, dumanını rüzgâra üflüyoruz...
Yeşil bir çekirge zıplıyor, bahtsız bir kertenkele kuyruğu pahasına kurtuluyor elimizden...
Kanatları beyazlamış, yaşlı bir kuzguna, lastikleri şambrelden sapanımızla taş atıyoruz...

Bakkal Raif’ten yalvar yakar aldığımız şarabı, şişesiyle dikiyoruz kafamıza, ağzımızı filmlerdeki gibi; elimizin tersi ile siliyoruz...

Oltaları akıntıya bırakıyoruz sonra...
Birimiz uyuyor...
Birimiz, şarkı söylüyor inadına...
Birimiz, yelleniyor...
Gülüyoruz...

Birimizin oltasına büyük balık geliyor...
Ney kadar kıymetli sazdan kamış kırılıyor, siyah makara ipliği kopuyor...
Dövünüyoruz...
Ölü sinekleri, bir incir yaprağının üzerinde suya bırakıyoruz pes etmiş giderken...
Su akıyor, zaman geçiyor...
Yaşlı kuzgunun arkamızdan güldüğünü duyuyoruz...


Hiç yorum yok:

Yorum Gönder