7 Ocak 2012 Cumartesi

Nereye gitti bizim Trakya


Yağmur yağıyor.
Sessiz, sakin... Eh, biraz da çamurlu yollardayım... Tenha Trakya köylerinden geçiyorum... Çoğu kerpiç evlerin bacaları tütüyor...
Evler hepinizin bildiği gibi...
Hani; ilkokula başladığımızda küçük resim defterlerine çizdiğimize benzer, iki pencereli, dışarıdan bakıldığın da yanan ampulü görünen... Üzerinde kuşların uçtuğu... Bahçeli, bir başına...

&&&

Fırsat buldukça köy kahvelerinde küçük molalar verip, kasketli ağbilerle sohbet ediyorum...
Çoğu; “ emekliyim” diye başlıyor cümleye...
Öğretmen, memur, işçi... Hikâyeleri neredeyse aynı! Ya okumak için ayrılıyorlar köyden... Ya da askere gidip geldikten sonra... Düğünde tanıştığı kızın peşinden gidenlere de rastladım!
Laf aramızda onları daha bir cesur buluyorum... Serde delikanlılık olunca, bırakmak, gitmek, kopmak daha kolay oluyor tabi...

&&&

Çay ısmarlıyorlar, mutlaka “karnın aç mı diye” sorup içten, samimi davranıyorlar... Hepsinin anlatacak uzun hikâyeleri var ama dinleyecek adam yok!
Gençlerin çoğu büyük şehirlerde yaşıyor ve aile büyüklerini görmek için bayramdan bayrama geliyor köye... Tıpkı babaları gibi!
Torunlar sıkılıyormuş!
Yere serilen yataklarda uyumak istemiyorlarmış...
Sonra internet yokmuş, televizyonda izlemeye alıştıkları kanalları bulamıyor, sofrada yemek yerken bacakları uyuşuyormuş!

&&&

Trakya’yı gezdiğimi duyunca mutlaka birilerini soruyorlar!
Edirne’de bizim bir amcaoğlu var... Berber... Bilirsin?”
“ Bizim bacanak Kırklareli’nde...”
“ Köyün yarısı Çerkezköy’e gitti... Bir şarap fabrikası vardı, taşıdılar!”

Size komik gelecek ama Uzunköprü’nün Bayramlı Köyü’nden, Çorlu’da bir mahalle bakkalına, selam... Pınarhisarlı bir aileden Keşan’da yaşayan oğullarına; turşu, kesme, tarhana götürmüşlüğüm var...
‘Çocuk’ dediğim de koskoca adam!
Nevaleyi alırken bir itibar bana...
Babasını nereden tanıdığımı sordu... “Kahveden!” dedim

&&&

Geçen hafta yolum Hayrabolu’ya düştü... İşimi hallettim, Alpullu üzerinden Lüleburgaz’a geçeceğim... Sis var, geceye kalmamak için acele ediyorum...
Gençten bir arkadaş el edince durdum...
Hayrabolu’nun köylerindenmiş, Lüleburgaz’da oturuyormuş, üç senelik evliymiş... Eşi ile aynı tekstil fabrikasında vardiyalı çalışıyorlarmış! Zaten orada tanışmışlar...

Nasıl nefret ederim şu vardiya muhabbetinden!

Çocuk var mı diye sorunca güldü arkadaş... Meğer dertliymiş o konuda!
“Hatunla görüşemiyoruz” diyor, o eve gelince yenge işe gidiyormuş...
Ayrıca ev almadan çocuk düşünmüyorlarmış!
İnsan yeni tanıştıklarıyla daha rahat sohbet eder ya...
“Elinize aylık ne kadar geçiyor ?”diye yokladım!
Tereddüt etmeden 1600 lira dedi...
400’ü kira... 20 lira aidat... Ev sobalı... Beşinci katta oturuyorlarmış... İstasyona giderken... Yağmurlu havalarda salonun camlarından su giriyormuş, o yüzden parkeler kabarmış... Rutubet de varmış...

28 yaşında adam, ömrü hayatında tatile gitmemiş!
Balayına bile gidememiş!

Işıklarda arabadan inerken “evi s.ktir et, çocuk yap” diye bağırdım ardından... Güldü!

&&&

Yağmur yağıyordu... Radyoda,  Yunan kanallarında birinde Louıs Armstrong söylüyordu; Moon River...
Can Baba’nın ‘Gitmek’ şiirini mırıldanıyordum;

“ Sırf yeme, içme barınmanın bedeli bu kadar ağır olmamalı, hayatta kalabilmek için bir ömür veriyoruz... Bir ömür karşılığı bir ömür yani!”





Hiç yorum yok:

Yorum Gönder