28 Ocak 2012 Cumartesi

Madem öyle


Işıklar sönüp de insanlar karlı geceye yatıp, buz gibi bir sabaha uyanmadan evvel...
Camları açıp, bir sigara yakıyorum...
Keşke manzaramız güzel olsaydı da ballandıra ballanıdara anlatabilseydim!
Ne ışıl ışıl yolcu gemileri geçer buralardan, ne ada vapurları yanaşır bahçemize...
Etrafını ağaçların çevirdiği, nereye çıktığını bilmediğimiz uzun patikalarda faytonlar gezmez...
Başınızı yastığa koyduğunuzda arnavutkaldırımında yürüyenlerin ayak seslerini, öksürüklerini, topuk tıkırtılarını, bozacının sesini duyamazsınız...
Kumsalı dalgalar dövmez... Lodos, camları iki eli ile tutup sarsmaz... Kurbağaların vırakladığı, yaz aylarında ayaklarımızı sokup serinlediğimiz, söğüt ağaçlarına sırtımızı verip, olta attığımız bir derecik dahi akmaz...
Yakınlarda orman, koruluk, ağaçlık hadi fidanlık bile yoktur...

İnsan; “horoz ötsün de zamansız ötsün” der mi yahu?
  

&&&

Uzaklarda yanıp sönen ışıklar, bacalar, yüzünü güneşe çeviren ayçiçekleri yerine, gözlerini bilmem nerelerdeki uydulara dikmiş antenler...
Perde, tül kıpırtıları...
Sokağa park etmiş envai çeşit, bizi istediğimiz yere götürmeye meyli olmayan arabalar...
Teller, direkler, sokak lambaları...
Belli aralıklarla konmuş çöp tenekeleri...
Hayal kırıklıkları yüzlerinden okunan, bir deri, bir kemik kalmış sokak köpekleri...
Tanınmamak için kapüşonu ile yüzünü örtmüş, çaresizlikten umudu döküntülerde arayan kırpıntı insanları...
Zorunluluktan yapılmış, komşu apartmanın yangın merdiveni, yan sitenin sözde bahçe aydınlatması...
Kargaları kaçırsın diye balkonlara asılmış, kanımca kargaların öte yüzü ile güldüğü, çaresiz müzik CD’leri...

&&&

Madem öyle;
Yeşil çimenler, çiçekler, meyve ağaçları, iki kiraz ağacının arasını bulmaya çalışan hamak...
İçinde rengârenk balıkları barındıran küçük bir havuz...
Düşümde gördüğüm evin arka bahçesi burası!
Üç merdivenle çıkılan giriş kapısı denize açılıyor, kimin ne zaman yaptığını bilmediğim iyi ki de yaptığı; tahta iskele...
Zeytin ağaçlarının altında tavla atan, sohbet eden, yüzleri güneşten yanmış, elleri nasırlı balıkçılar...
Balık ağları, kayıklar...
Çöplük yüzü görmemiş, denize atılan simit parçalarını kapmak için bir fotoğraf karesinin içine asla hapis olmayacak martılar...
Tekirdağ’da sahilde gördüğüm gölgelerin arasında ne aradığını bilmediğim, bir gözü kör, kovadaki balıkları aşırmak için fırsat kollayan, arsız, kuyruksuz gri kedi...
Gün batımları, rüzgâr...
Bahar sabahları...
Meyve ağaçlarının altına kurulan sofralarda yenen akşam yemekleri...
İyot kokusu, yosun kokusu, anason kokusu... Mangalda pişen balığın kokusu...
Rehavet öyle, boş vermişlik, serserilik, gece, kayan bir yıldızın ardından ansızın tutulan dilek...
Radyoda çalan, bildik, eski bir şarkı...
Masanın etrafına doluşan, davetsiz yüzler... Adı neydi?
Kimin nesiydi?




Hiç yorum yok:

Yorum Gönder