31 Ekim 2011 Pazartesi

Anlarlar mıydı?


Yeşil asker parkası var sırtında... Bereyi kulaklarına kadar çekmiş, söğütlüğün en kuytu masasına oturmuş...
Çay bardağı uzun yoldan gelmiş de dinlenir gibi sırtını şarap şişesine dayamış...
Bir dilim beyaz peynirin sadece köşesi yenmiş...
Elma dilimleri kanına giren çakı ile yan yana...
Sessizlik...
Ağaçların başını döndüren rüzgâr, ritüeli tamamlamış, her sonbahar olması gerektiği gibi; kopmuş, saçılmış, öbek öbek sarı yapraklar...

&&&

Bir mecliste yüzünü göremediğim şarapçıyı anlattım ve cümlenin sonunu; “ özgürlük diye ben buna derim” diye bağladım...
Ağzımı kapatır kapatmaz lafı yapıştırdılar hemen;
“ Kim olduğunu bilmediğin bir adamın ulu orta şarap içmesi senin için ‘özgürlük’ demek?”
Güldüm...
İnsana bulaşmak istemediğim için sürekli kaçarım bu tür tartışmalardan, oturduğum âdemoğlunun çapını anlayınca önce dinler görünür ardından bir bahane bulup ayrılır, mümkünse bir daha girmem o meclise...
O yüzden ortalıkta görünmem pek!
Aslında bu tarz çıkışları önemsemem de bu defa takılacağım tutmuş demek!
‘ Özgürlük’  adama kimsenin müdahale etmemesinde... ‘ Özgürlük’ adamın kimseyi rahatsız etmemesinde diyebilirdim pekâlâ!

&&&

Anlarlar mıydı?
Bilmem!

&&&

Her neyse...
Kuytuyu kapmasını, aldırmayışını, diğerlerini önemsemeyişini, çay bardağını, şarap şişesini, beyaz peyniri, elma dilimlerini, çakısını, keyfini, rüzgârı, sarı yaprakları sahiplenmesini ve dünya yansa da tutuşmayacak yorganını kıskandım adamın...
Günün birinde söğütlüğe ondan önce gider, onun kadar özgür hissederim elbet...


Hiç yorum yok:

Yorum Gönder