31 Ekim 2009 Cumartesi

Bab-ı Esrar


“ Ve yaşam ne kadar acımasız, insanlar ne kadar kötü olurlarsa olsunlar, onları kendilerinden başka kurtaracak kimse yoktur.”
Son cümleyi okudum, kitabın ilk sayfasının sağ üst köşesine bugünün tarihini attım...
Bir haftadır hemen her yerde benimle olan Bab-ı Esrar’la vedalaştım...

&&&

Elif Şafak’ın “Aşk” adlı kitabından sonra Bab-ı Esrar’ı da okumak benim için neredeyse elzem olmuştu...
Neden bilmem Aşk’ta tanıştığım dilenci Hasan’ı, sarhoş Süleyman’ı, fahişe Çöl Gülü’nü Bab-ı Esrar’ın sayfaları arasında da aradı gözlerim!

&&&

İnternet ortamında iki kitap arasında kıyaslama yapmış okurlar...
Aşk’ı öne çıkaranlar da, “Aşk, Bab-ı Esrar’ın yerini tutmuyor” diyenler de var...
İster istemez nedene takılıyor insan, biraz düşününce cevabı buluyor...
Bab-ı Esrar’ın arka kapağında şöyle yazıyor;
“ Yedi yüz yıldır çözülemeyen sır; Şems Tebrizi cinayeti... Yedi yüz yıldır süren bir sevda; Şems-i Tebrizi ile Mevlana”

Kim önce hangi kitabı okuduysa onu daha çok seviyor bana sorarsanız...
Aşk’ı geçen hafta bitirmiştim ve Bab-ı Esrar’ı okumaya başladığım zaman Şems-i Tebrizi cinayeti benim için 700 yıllık bir sır değildi...
Nasıl öldürüldüğünü de, Şems ile Rumi’nin nasıl karşılaştıklarını da olayların nasıl gelişip, nasıl sonuçlandığını da biliyordum.
Hoş; iki kitapta da farklı anlatılmış Şems’in öldürülmesi, Elif Şafak’ın kiralık katilini ya Ahmet Ümit görmezden gelmiş ya da ortada zaten kiralık bir katil yok.

&&&

Bab-ı Esrar’da hikâyenin kahramanı Karen’in Şems’in gözleriyle Kimya Hatun ve Alaaddin Çelebi’nin birlikteliğini anlattığı, benim okurken “ ne oluyor yahu” dediğim bir bölüm var...
İşin aslı daha sonra okuyucuya anlatılıyor ama insan ister istemez Ahmet Ümit neden böyle bir şeye gerek duydu diye de merak ediyor...
Neyse; kitabı anlatacaktım değil mi?

Yüklü bir sigorta poliçesi yüzünden Londra’dan Konya’ya yıllar önce babasıyla beraber yaptığı yolculuğun izleriyle gelen Kimya...
Pardon! Karen Kimya Greenwood ... Konya’da açıklayamadığı olaylar yaşamaya başlar, önce uçakta birinin kendisine “ Kimya” ismi ile seslendiğini duyar...
Ardından kalacağı otele giderken Konya’daki acentesi Mennan’ın kullandığı otomobilin lastiği patlar...
Mennan lastiği değiştirirken arka koltukta oturmaktan canı sıkılır arabadan iner...
Tarihi bir caminin önündedir şimdi, hava kararmak üzeredir.
Siyah elbiseli, uzun boylu, saçı sakalı birbirine karışmış, gözleri doğuştan sürmeli bir adam belirir yanında, avucuna kahverengi taşlı bir yüzük bırakır “ senin olanı sana getirdim” der ve kaybolur...
Siyah elbiseli adam kimdir ve gümüş yüzüğü neden Karen’e vermiştir...
Karen yıllar önce kendisini terk eden babasının izini Konya’da bulabilecek, her şeyden önemlisi babasını anlayabilecek midir?










Hiç yorum yok:

Yorum Gönder